10 Mart 2022 Perşembe

Oyuna gelen savaşmak zorunda kaldı.

Oyuna gelen savaşmak zorunda kaldı.

 

Rusya Ukrayna’yı işgal etti ve büyük bir zafiyet ile karşılaştı. Evdeki hesap savaş alanına uymadı ve haftalardır işgal ettiği toprak parçası dağın fare doğurması kadar, Rusya bir arpa boy yol alamadı...

 

Peki, bunda en büyük rol / sorun nedir?

 

Savaş bir örgütlenme modelidir. İyi örgüt olursanız savaşı yürütürsünüz...

 

Peki, örgütlenme ya da örgüt nedir?

 

Hep anlatılan saç ayakları vardır, genelde üç rakamlı ile başlar cümleye…

 

Para, istihbarat, lojistik…

 

Peki, Rusya üç saç ayak konusunda konuda ne kadar başarılı?

 

Rus istihbaratı, batı denilen emperyal devletlerin istihbaratı denetimi ve bilgi akışı içinde yer aldığını savaşa başlamadan elde ettiği istihbarat bilgilerin uydurulmuş olduğu gerçeği ile karşılaştı. Kısaca istihbarat bilgilerini batı istihbaratının verdiği bilgiler kadar olduğu gerçeği ile yüzleşti... Savaş, istihbarat yalanların döküldüğü, gerçeğin ortaya çıkması ile yol alır.

 

Rus ordusunun konvoy halindeki ordusu Kiev'e doğru yol alıyor, normal hızla gitmiş olsa bile çoktan Romanya’ya varmış olması gerekliydi... Konvoy bir çok sorun ile yüzleşti, düz ovada giderken almış olduğu istihbaratın yanlış olduğu gerçeği yanında askerini, silahları taşıyacak lojistik alt yapısının çok ağır ve hantal olduğu gerçeği ile yüzleşti...

 

Putin, askerlerini hafif silahlar ile hedef odaklı hareketini kolaylaştıracak alt yapısı olmadığı gerçeği ile sahadan verilen raporlar ile karşılaştı...

 

Suriye iç savaşında Rusya elindeki tüm bilgileri Amerikalılara kaptırdı… Ortak düşmana ortak hareket etme ve düşmana karşı kullanılan silahların aynı zamanda dost müttefiklerinde bilgilerini toplayacak kadar teknik alt yapıya sahip olduğunu geri teknoloji sahibi ülkenin bunu anlaması zordu.  Rusya teknolojik olarak geri kaldığını farkında bile değildi, çünkü konvansiyonel silahlar üzerine kafa yorarken, Amerika dünyanın değişik yerlerinde işgal kuvvetleri ile bir çok silahı denemiş ve geliştirmişti…

 

Amerika, Suriye savaşında Rusya’nın gerçek gücünü alanda test etmişti...

 

Türk uçakları ile vurulan bir Rus uçağının düşürülmesi ve pilotunun teslim alınması... Rusya Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi olayı ve sonrası gelen tepkisi bir testin sonucuydu ve Rusların gerçek gücü ve Putin'in zayıf yönleri istihbarat tarafından tespit edilmişti. Ona benzer bir çok olay bulabilirsiniz…

 

Ve Putin batı tarafından iğnelenerek Ukrayna işgaline giden süreci başlatılmıştır...

 

Kışkırtılmıştır Putin ve o kışkırtılmaya yani kavgaya hazırlıksız yakalanmıştır...

 

Rusya’nın eski istihbaratı yoktur ve var olanlarda batının istihbaratı denetimi ve yönlendirmesi altında...

 

Saç ayağında üçüncü ayak olan para...

 

Amerika sıcak savaşa girmeden parasal olarak Rusya’yı kucağından aşağıya atmıyor, aksine kendi kucağından başka çıkış yolu olmadığını Putin’in burnunu sürte sürte kabul ettiriyor...

 

Rusların parası yok...

 

Para üretim demektir ki, kolay yoldan para kazanan ve zengin olan (göreceli) Rusya’nın çöküşü bir iki haftalık savaşta bile ortaya çıkmıştır...

 

Rusya sanayisi ve üretim ilişkileri açısından artık orta çağ görünümündedir...

 

Batı üretim, savaş kabiliyeti, istihbarat açısından Ruslardan çok ileride...

 

Omuzdan atılan füzeler ile Ruslara karşı hibrit savaşı veriyor batı emperyalizmi, basit, taşınabilir, tek kişilik ordu, diğer anlamda gerilla tarzı ile hareket eden hibrit savaşın öğeleri ile düzenli ordu kaybediyor... Bunu Arap Baharı, Afganistan, Suriye, Irak, Yemen’de… batı bilgi birikimi ve pratik sonuçlarını kaydetmiş ve orada gelişmelere çok uzaktan bakan Ruslar batının çok gerisinde kaldığını yaşayarak öğrendi...

 

Evet, batı için Ukrayna’da kazanma gibi bir öngörüsü yok, zaten gözden çıkarılmış ve sarı saçlı mavi gözlü mülteciler ile yetişmiş insan gücü ve beynini şu anda batı emperyalistlerin hizmetinde, üstelik çok ucuz olarak...

 

Ukrayna'da geliştirilen biyolojik ve kimyasal silahlar ve Çernobil deneyimi ile oluşan bir birikimin batının hizmetinde olduğunu söylemek abartılı olmasa gerek...

 

Ukrayna'da var olan Nazi örgütlenmesi tesadüfen ortaya çıkmış bir model değildir, sağa kayan batının hizmetinde olacaktır... Naziler toplumun dönüşümünde kullanılan sadece piyonlardır... Ukrayna değişiminde devlet olmayan devletin içinde verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmiştir... Üstelik Yahudilerin hakim olduğu bir bürokratik yapı içinde Yahudilerin onayını alarak geliştirilmiştir...

 

Putin, kendi ülkesinde geliştirdiği Nazilerin deneyiminden elbette haberi vardı ve devletin denetimi altındaydı, o Nazileri de Rusya üzerinden denetleyeceğini düşünüyor, komünistlere karşı girişilen katliamlarda kullanılmıştır... O Rus devleti için kullanılan Naziler Ukrayna’da Rus fobisi konusunda kullanılacağını sanırım önceden hesaplayamadı, çünkü ona öyle bir ortam sonuldu ki; savaş ağının içine düştüğü ama o düştüğünü anlayacak kadar öngörülü değildi. Çünkü, elinde kendi kanallarından gelen istihbarat bilgisi yoktu, var olanlar hepsi uydurulmuş bilgilerdi…

 

Sonuç, Ukrayna’da batı bir tuzak kurmuştur, orada kazanan batı emperyalistleri ve silah sanayisi olacaktır…

 

Kaybedeni zaten hepimiz görüyoruz...

 

İktidar kendisini çok güçlü gördüğü an, istihbarat bilgilerine "tek kendisi" sahip olduğu hissine kapıldığı andır... Para zaten devletten, lojistik devletten, bilgi de devletten olduğunda oluşturulan atmosferin içinde iktidar sadece bir piyon olur...

 

Putin Ukrayna’da kazanır ama savaş sonrası elinde hadım edilmiş bir Rusya kalacaktır... Batı emperyalist devletleri tarafından biçimlendirilmiş, onların isteklerine uygun bir Rusya yeni dünya düzeni içinde yerini alacaktır. “Oligark”ların elinde toplanmış olan kara para batı emperyalist devletlerin hizmetinde olacak ve batılı şirketler oligarkların artı değer olarak ürettiği ne varsa onlara el koyacaktır...

 

Devlet eli ile zengin olmuş mafya örgütlenmesi yerine ülkemizde olduğu gibi küresel şirketlerin şubesi ya da onlar için merdiven altı üretim yapan taşeron işletmeler olacaktır... Evet, dünya zenginler listesinde bireysel olarak Ruslar olacaktır, fakat o zenginlerin olması Rusya’nın küreselleşmiş kapitalist sistemin içinde sorun çıkarmayan, ona hizmet eden bir devlete dönüştüğüne şahitlik edeceğiz...

 

NATO, kara para olduğu sürece var olacaktır, onun varlık sebebi kara parayı kontrol etmek ve kendisine (sisteme) karşı oluşacak düşmanları oluşum halindeyken tam kontrol altına almaktır...

 

Bundan bize bir çok ders notları çıkmıştır ama kimse ders notlarına bakmayı düşünmüyor, savaşa girmeyen bizde ekonomik “tusinami” dalgası vurdu ve biz tusinamiden sonra elimizde ne kalacağını tartışıyoruz...

 

Devrimci siyaset yapanlar bu savaşı her boyutu ile kayda almalıdır, istihbarat, devletin veya başka devletlerin istihbarat bilgileri ile hareket ediliyorsa, 12 Eylül yenilgisinden daha ağır yenilgilere hazırlıklı olmak anlamına gelir...

 

Parasız, istihbaratsız, lojistik alt yapısı olmayan her hareket sadece birilerin oyununda piyon olur… Kahramanlık öyküleri çok olur, destanlaştırılmış anılar ortalıkta dolanır ama sonuç örgütsüz bireylerin hayal kırıklığından oluşan büyük bir çöplük yaratılır...

 

İsmail Cem Özkan

25 Şubat 2022 Cuma

Kurşun namludan çıktı…

Kurşun namludan çıktı…

 

Savaş çığlıklarının yerini bomba seslerine bıraktığı bu günlerde Zaven Biberyan'ın özyaşam öyküsünü okuyordum. Mahkumların Şafağı adını verilen anı kitapta bir savaş koşulları içinde bir "gavur" olmanın nasıl bir atmosferde yaşadığını tam çıplaklığı ile yansıtmış.

 

İkinci dünya savaşı sırasında savaşa girmedik ama ülke içinde kendi düşmanını yaratmış ya da düşmen gördükleri ile savaşan bir genç cumhuriyet ve onun idarecileri vardı. Üstelik "gavur" gördükleri ve bir de aşağıladıkları "hayvan bunlar" dedikleri Kürtler...

 

Ülke sathı savaş görünümde cephedir, görünmeyen tarafı ve gerçek savaşın olduğu yerde cephe gerisi denilen içte yaratılan düşman ve onu yok etmeyip, işkence eden, eziyetlerin her türlüsünü normal gören bir ulus devletinin arka tarafı...

 

Kitapta görülmeyen, anlatılmayan tarafını okuyorum...

 

Bitlere teslim olmuş askerler, yolu olmayan yerlerde mantığa aykırı şekilde yapılan işler, küfürler, aşağılamalar, nefret söylemleri, düşmana hizmet için fırsat kolladıklarına inanılan savunmasız insanlara karşı orantısız güç gösterişi…

 

Savaşa hayır diyemiyorsanız, o dönemin kitaplarını, anılarını okuyun, destanlaştırılmayan çıplak gerçekleri ama... Kitapta anlatılanlar çıplak bizim gerçekliğimiz ama bakmadığımız yerden bakmış savaşa ve o yokluk ve bitli günlere…

 

Ateş düştüğü yeri yakar...

 

Ateş düştüğü yeri yakarken, ateşten faydalanan büyük bir kesim var. Savaş kaçkını, hayatta kalmak için başka seçenekleri olmayan insanlar bir dilim ekmek için çalışmak zorunda, olmazsa elinde ne varsa satmak zorunda kalıyor.

 

Savaş ile birlikte emeğin ve insani değerlerin değersizleştiği ve buna olanak sunan bir atmosfer oluşturulur, bunu oluşturan ise çevrede yer alan henüz savaş içinde olmayan devletler ve o devletin içinde yaşayan gözü doymayan sermaye sahipleri... Evet, sermaye sahibi dediğime bakmayın, en düşük sermayesi olanda, büyük sermaye sahibi de aynı şekilde mülteci konumda gelen insana aynı şekilde yaklaşır; etini, kemiğini, alın terini, etini almaya çalışır, üstelik en ucuzundan. Tecavüz eder, taciz eder ama onun bu saldırganlığını suçlayacak bir devlet mekanizması olmaz, çünkü düşmüşe bir tekme de komşudan vurulur... Bahçesinde ot toplatan da karın tokluğuna çalıştırır, inşaatta en ağır yükü taşıtan da karın tokluğuna bu işçileri, mültecileri çalıştırır, kadınları, kızları ile tecavüz edilmeye hazır birer et parçası olarak görür, onların üzerinde birde erkek cinsel organı sallanır, Demoklesin Kılıcı gibi...

 

Savaş yaşandığı yerdeki ateş başka yerlerde ocakta aş pişiren ateşe dönüşür...

 

Bugün ülkemizde “Abaza” olarak adlandırılan erkek güruhu gelecek olan mülteci kadınları bekliyormuş, onları köle, onları pazarlanan bir et parçası olarak görmek isteyen... Zaten o alanda bir sermaye birikimi yapmış hazır bir mafya güruhu yıllardır var ve polis operasyonlarında pasaportlarına el konulmuş kadınlar kurtarılıyor ama bir türlü sonuçlandırılamıyor... Suriye'den kaçan Arap, Irak'tan kaçan Kürt, İran’dan kaçan Farsi, Afganistan’dan kaçan Peştun, Özbekistan’dan kaçan Özbek, Ermenistan’dan gelen Ermeni kadınlar… Hala köle olarak görüp, evlerde bakıcı, olmazsa "hayat kadını" olarak pazarlanmaktadır. Savaş demek yeni kadınların, yeni sermayenin gelmesi anlamına gelir bazı insanlar için...

 

Savaş yaşandığı yeri yok etmez, savaş ateşi tüm insanlık birikimin yağmalanması, ahlakın erozyonu, var olan tüm geleneklerin parçalanması anlamına gelir, para için, bir dilim ekmek için “insan insanın kurdu” olur, insanlığın tüm değerlerini birikimlerini tüketir...

 

Savaşa hayır demek, kadın ticareti, ucuz emeğe, organ ticaretine, kara paraya hayır demektir...

 

Komşu komşunun düşmanı olur.

 

Savaş olan yerde önce komşular başlar yağmalamaya, sanırım komşularda “düşman askerinden önce yağmalayalım” mantığı hakim olmuş oluyor, komşunun çöplüğü ev sahibine değerli gözükürmüş…

 

Savaş zenginleri hep savaşın olduğu yerden çıkmıştır. Kıtlığı fırsata döndürenler, stokları en pahalı şekilde piyasa sürenler, karaborsanın yeni zenginlerini oluştururken, taleplere uygun arzları kontrol edenler elbette yeni zenginler kategorisine giriyorlar.

 

Ukrayna'da evlerini terk edenlerin evlerinin kapısını kırıp, artık değerli ne gördülerse onları savaştan kaçmayan ama zengin olma hırsı içinde olanlar tarafından yağmalanmış, soyulmuş denilmekte haberlerde... Hırsızlık yapanlar normal zamanlarda en fazla ahlaktan, namustan, komşuluktan bahseden sevimli, gülen yüzlü insanlar olduğu gerçeği ile hiç bir zaman karşılaşamayacağız, çünkü savaş hırsızları ile savaş sonrası insanlar hiç bir zaman yüzleşmemiştir.

 

Yüzleşilmemiştir, çünkü kaçan mı suçlu, kalıp her türlü eziyeti göze alan mı?

 

Savaşın çoklu yüzü vardır, bir taraftan destanlar, kahramanlık öyküleri uydurulur, diğer taraftan yağma, ölüm, yoksulluk, açlık, hırsızlık, namus diye kabul edilen tüm kavramların çökmesi anlamına gelir. Organ ticareti yapandan, insan kaçakçılığına kadar her şey birden savaş sonrası kahramanlık öyküsüne dönüşür. Emek hırsızı aç gözlü patronlar bile işçileri ayakta tuttuğu için kahraman ilan edilebilir...

 

Savaşta kaybedenler hep ezilenler ve ötekiler olmuştur.

 

Emperyalist savaşlarda vatan savunması yoktur, çıkar çatışması vardır. O çıkarlarda kaybeden her zaman işçi sınıfı ve öteki kabul edilenlerdir... Emperyalist savaşlarda taraf olmak demek A sermayesinin B sermayesin yanında olmak anlamına gelir... Vatan ve ülke isimleri sadece sermayelerin çıkarını koruyan ve kollayan devletlerin adıdır... Onlarda bu savaşta halkları kandırmak için “vatan, millet, bayrak”… gibi kavramları kullanır, o kavramların aslında hiç bir anlamı olmadığını emperyalist savaşlara ve sonuçlarına bakarak anlayabilirsiniz.

 

Namlular kızardığında demokrasi oyunu rafa kalkar...

 

Savaşın olduğu ülkede ve savaştan etkilenen ülkelerde olağan üstü hal gibi kavramlar ortaya gelir ve savaşa uygun olarak demokrasi oyunu savaş bitene kadar rafa kalkar ve o rafta demokrasi beklerken yaşanan ve yaşanacak olan her türlü insanlık dışı uygulamalar suç kabul edilmez. Kısaca savaş insanlığın birikimin çöl fırtınasında kalması gibi aşındırılır, sermaye sahiplerin çıkarına uygun olarak yeninden yorumlanır. Her savaş sonrası oluşan liberalizm dalgası ise, o yağmalanan hakların işçi sınıfından alınıp, sermaye sahipleri lehine çevrilmesi için atmosfer oluşturulmak üzerine kurulmuş özgürlük söylemlerinden oluşan bir örtüdür.

 

Kurşun namludan çıkınca, vicdan tatile çıkmış sayılır…

 

İsmail Cem Özkan

 

*Zaven Biberyan

Mahkumların Şafağı

Türkçeye çeviren: Deniz Kureta

Aras yayıncılık, 2021

19 Şubat 2022 Cumartesi

Markasız siyaset olur mu?

Markasız siyaset olur mu?

 

Başka açıdan sorarsak eğer solda marka olur mu?

 

Siyasi partilerin markası liderleridir burjuva siyaseti için, lider marka olunca elbette o markanın da bir fiyatı olur…

 

Siyasi hayatımızın marka olan liderleri koltuklarında hep kalmışlar, kalamayanların ise sonucunu bir kaset belirlemiştir, çünkü marka olmak aynı zamanda taklit edilmeyi ya da saldırıyı peşin kabul etmek gereklidir.

 

Diğer yandan marka olmak, siyaset için para kaynağıdır. Liderin resimleri, imzası, çevresi, tüketimi de paraya dönderilir... Bundan en fazla yakın çevresi yararlanır diyorsanız büyük bir yanılgı içinde olursunuz... Bakın dolandırıcılar en çok bugünlerde hangi markayı kullanıyorlar? "Efendim" diyor telefonun öteki tarafında "ben emniyetten ya da savcılıktan arıyorum, elimizde Fetö ile ilgili bir dosya var..." o an nefes tutuluyor, arkaya bir fon veriliyor...

 

Ne kadar suskunluk uzun sürerse o kadar etkilidir, çünkü beklenmedik anda gelen telefon resmi bir söylemin ağırlığı hissedilir...

 

Bunu yapan Fetöcüler mi?

 

Asla değil! olsa zaten teşhir edilir, operasyon yapıldıktan sonra öyle böyle değil, yandaş, candaş medyanın günlerce süren bir propagandasına dönüşür, fakat sürekli birileri para kaybediyor, kaybedenlerin önemli bölümü okumuş, makam sahibi olan, unvanı olan kişiler. Şimdi onlara “meslek aptalı” insanları da söyleyenler var, ama onlar aptal olsaydı unvanları almak için o kadar şey düşünüp gerçekleştiremezdi, demek ki aptal filan değiller...

 

Kısaca bu arada verilen ara dolandırıcının istediği etki yapar, illüzyona girer, gider bankadan parayı çeker ve verir... Peki, bu ortamı yaratan siyasiler hiç mi bu dolandırıcılara dolaylı teşvik etmemiş olmasın...

 

Dolandırıcı adı üzerinde siyasi değil, mesleği bu…

 

Dolandırıcının bir siyasi ayağı yok ama dolandırıcı siyasi atmosferi çok iyi takip edip, kendi mesleği için yaratıcı olanlardır...

 

Taklit etmez, yeni şeyler bulur ve uygular...

 

Köprü satılacaksa ilk onlar satar, bakar siyasi köprü satışı iyi, bütçe açığını köprü satışı ile kapatmayı düşünür, dolandırıcılarda siyasilere yol gösterici olur, liberalizm dersin nereden aldığının önemi yok, önemli olan para kazanmak...

 

Sonuç mu, efendim marka olmanın bir de bedeli vardır..

 

Peki, radikal örgütlerin markası var mı?

 

 Elbette var!

 

Tüm dünyada “Che” her solcunun markasıdır, kapitalistler ondan sigara, çanta üretip para kazandı... Küresel olarak paraya döndürdüler... Bayraklar, flamalar filanı boş verin, sadece çay bardağından bile milyarlarca para kazandılar, çakmaktan...

 

Neyse efendim küresel markaların yanında bizim yerel liderlerin markalarda var, örneğin Mahir Çayan bir markadır. Sadece Mahir Çayan ülkemizde tanınır, başka ülkede tanınmaz, örneğin Türklerin en çok yaşadığı Almanya’da Mahir Çayan sol taban tarafından tüketilen marka değildir, Alman solcusu Mahir Çayan'ı tanımaz... Türk solcuların küçük bir kesimi tüketir, tüketim Türkiye’de üretilir orada etnik pazar içinde tüketilir...

 

Aynı şekilde Deniz Gezmiş... Deniz Gezmiş, Mahir Çayan'a göre daha popülerdir. Hatta onun geleneğini devam ettiren siyasi yapılar bu markayı kim pazarlarsa pazarlasın en sonunda bu popüler duruş kendi siyasi yapılarına pozitif katkı yapacağını düşünerek, tüketim haline gelmesine hatta onun ağzı ile uydurulmuş hikayeler ile destanlaştırılmasına ses çıkarmazlar...

 

Kısaca marka varsa siyasette, para kazanlarda olur ve genelde bu parayı o siyaset ile ilgisi olmayan tüccarlar kazanır...

 

Üreticisi olan Çin her türlü markadan taklit ürün üreterek her etnik pazara mal üretir... Bu arada 12 Eylül öncesi bir derginin logosu markalaştırmak için bayağı bir çaba sarf ediliyor, dergiler yayınlanıyor, ölenlerin üzerine bayrak şeklinde örtülüyor, hatta flamanın yanında kolye, yüzük şeklinde üretilen metal tüketim malzeme üretiliyor ama diğer tüketim metaları gibi popüler olamadı.  Sembolü şimdilik küçük bir çevre içinde pazarlanmaya devam ediyor, pazarlayanlar piyasa üreticisi olan tüccar değil, hiç bir yerden gelir olmayan, ticari kafa yerine arkadaşının ihtiyacını karşılayan küçük dar alan paslaşması şeklinde devam ediyor... Elbette o da ticaret ama sonuçta markalaşmamış ürünün yaygınlaşması şimdilik piyasa koşullarının dışına düşüyor ama olmayacak anlamına gelmez…

 

Marka için ortam çok önemlidir, bazen firmalar o ortamı yaratır, bazen küresel siyaset ihtiyacına uygun devletler içinde popüler bir şeyler yaratır ve tüketime sunulur. Popüler bir şeyler ihtiyaca göre yaratılır ve birden talep ortaya çıkabilir, onun içinde o siyasi hareketin toplum içinde biraz yaygınlaşması gereklidir. Örneğin AKP iktidara geldikten sonra marka olarak Rabia işareti geliştirdi ama ülkemiz için yabancı olan bu sembolün tüketim maddesi olamadı ama ak kelimesi ile başlayanlar birden markalaştırıldı, hatta AKP lideri kendi adını marka olarak tescilletti… Yani onun adına yapılan her türünden marka hakkını istiyor…

 

Marka için sadece görünür olması gerekli bir ortam yaratmıyor, başka şeylerinde yan yana gelmesi gereklidir...  

 

Geçen günlerde yaşanmış Sezen Aksu örneğinde olduğu gibi, “camiden serçeye taş atılması” sonucu birden marka değeri artmış ama piyasa koşulları onu daha fazla pazarlamak için kullanmadan söndürmüştür. Amaç ile hedef arasında bir sorun çıkmıştır, iktidarın dolayı ya da direkt temsilcisine yönelik saldırı, amacın çok dışına çıkınca, saldırının karşılığı bedeli ağır olacağını düşünen siyasi irada bu marka oluşturma sürecini yarıda kesip ve sonlandırdı… Kısaca bir marka değeri var ama popüler olmaktan siyasi tercih ile ortadan kaldırılmıştır...

 

Hepimizin sanırım kafasında oluşan soru şu olmalıdır; markasız siyaset olur mu?

 

Marka haline gelen bir lider olunca örgütlenmek çok kolay, hatta çevresini tüm günahlarını üzerine atacakları bir hedef tahtası olabiliyor… Makta olmak risktir, siyasette riski içinde hep taşır…

 

İsmail Cem Özkan

16 Şubat 2022 Çarşamba

Kadın meta değildir.

Kadın meta değildir.

 

Hayatın içinde kadının üzerinden bir erkek hep geçer, ona rağmen kadın kendi üzerine tüm yükünü vermiş erkekten kaçar, erkek onu kovalar ve zor ile ona sahip olmaya kalkar.

 

Bir anlık zevk için erkek kadını metalaştırır.

 

Para vermeden zor ile elde etmeye tecavüz denir, nikah altında olunca kadınlık görevi denir.

 

Tecavüzden kaçan kadını belki bir erkek kurtarır, o kurtaran erkek de kadının üzerinden geçmeyi düşünür, çünkü kadını sistem metalaştırmıştır.

 

Sistem kadını canlı, onu düşünen, ihtiyacı olarak gören bir düşünce yöntemi olarak göstermemiştir.

 

Kadın, doğduğu an ayrıma uğrar, negatiftir ayrım, pembedir negatif ayrımın rengi. Pembe rengi alır ilk doğduğu andan itibaren.

 

Kadın üzerinden geçilecek bir meta olarak eğitilir, fakat bazı kadınlar direnir, cinsiyetsiz olma hakkını kullanıp, cinsel yaşamı yerine meslek yaşamını seçer ama onun seçmesinin önemi yoktur, çünkü kariyerde üzerine erkek almaktan geçmektedir...

 

Tecavüz edenden kurtaran erkek, fırsatını bulunca kadının üzerine yatar...

 

Kadın konusunu bir kovboy filminde şöyle anlatıyor; yaşını almış bir kovboy ve bir kız çocuğu dağın başındadır, kız çocuğun ailesini yok etmiş olan kötü kovboylara karşı iz sürüyorlar. Erkek dağ başında soğuk bir gecede kıza sesleniyor, “gel yanıma yat”, kız diyor ki “ben hala kızım, hiç erkek üzerimde olmadı, ya da erkek eli değmedi” diyelim... Kovboy ona hayatın acı gerçeğini anlatıyor, “nasıl olsa bir erkek senin üzerinden geçecek, sen şimdiden hazırlan buna, kaçarın yok”...

 

Şimdi sabah sabah neden aklıma geldi bu konu?

 

Türk filmlerine bakarken, iyi erkek kaçan kızı kurtarır, fakirlikten, tecavüzcüden, hastalık yüzünden gözünü kaybetmiş olan, kaçırılan sesi güzel bir sahne sanatçısı... Yani kaçan ve kaçırılan kadını, iyi adam kurtarır. Kadın minnettarlığını o iyi adam ile evlenerek gösterir... Belki evlenmeden yatar ama o iyi adam onu terk eder, çünkü çıkar parası olan kadın ile evlenmek ve sermayesini güven altında tutmak...

 

Türk filmlerinin başka boyutu, diziler...

 

Dizilere bakın, eskiden ne kadar naif, eğlenceli aile yaşantısı yerini bağıran, isyan eden, sürekli sesli ama bağırma şeklinde sinirli konuşmalara terk etmiş, hepsinde bir isyan var ama kader diyelim bu erkeğin kadının üzerinden geçmesi, babasız kalmış anne rolü, çocukları için fedakarlık yapan, iş arayan kadın imajı, hepsinde erkek üzerime yatsın çabasını görüyoruz.

 

Burada düşünce yapısında başka boyut katmışlar, kadın meta ama amacına giden yolda vücudunu kullanmayı düşünen hatta uygulayan kadın. Vücudunu bu sefer pahalıya satmaya çalışan bir kadın imajı var... İsyankar, bağıran kadın, sürekli hakkı için mücadele ediyor ama bir yere geliyor ve kıyafetleri, davranışları ile patronuna ya da patronun oğlu müdürü her ne ise kritik noktada yer alan erkeğe kendisini sunması olarak işleniyor...

 

Düşünce yapısında erkek bakış açısında, kadın metadır, henüz insanlaşamamış durumda...

 

Geçen gün bir kadın gazeteciyi cezaevine götüren kadın polisi gördünüz değil mi? Ahlak polisi kadın gazeteciyi bir suçlu gibi sağlık muayenesine götürdü, cezaevine bıraktı...

 

Devlet kadına böyle bakınca, ahalide nasıl baksın diyeceksiniz değil mi?

 

Kadının doğum rengi pembedir, ölüm rengi ne yazık ki mor olmuş durumda... Kadın cinayetleri inceleyin, hepsi kadının üzerine yatmaya çalışan, tecavüz eden erkeğin erkekliğini çevresine gösterme yöntemidir.

 

Kadın gücü karşısında, direnişi karşısında erkeğin, arkasına devleti, arkasına eğitimi, arkasına ahlakı, arkasına görenekleri almasının dışa vurumudur...

 

Kadın cinayetleri siyasidir ve bu siyasi atmosferi gücü elinde bulunduran devlet ve ondan faydalanan sınıf yaratmaktadır...

 

İsmail Cem Özkan

23 Ocak 2022 Pazar

Kısaca düne baktım…

Kısaca düne baktım…

 

Bugünlerde hepimizin bildiği ama kısaca kıyısından konuştuğumuz konular etrafında ülkenin gündemi yeniden düzenleniyor, modern söylem ile dizayn ediliyor...

 

Açılım, açılım…

Ülkemiz hiç beklenilmedik anda açılımlar ile karşılaştı. Açılım yapanlar ilk başlarda söz ile açılım yapıp, yapması gerekenleri yapmadı, bir beklemeye aldılar, fakat o açılımın devamı elbette gelecekti, yıllar sonra tek başına iktidar olan Erdoğan bu açılım fırsatını beklenmedik zamanda değerlendirdi. Tarihe ismini “Kürt sorunu çözdü” diye yazdırması gerekenler, işi o kadar sulandırdılar ki, sonunda masayı devirip işin içinden sıyrıldılar…

 

Bu günlerde erk sahibi olanlar o dönemde yaşananları konusunda özeleştiri yapacağına ismi geçen ya da geçmeyen bireyleri sorgulattırıyor…

 

Kürt açılımı bu ülkede ilk defa Süleyman Demirel, Erdal İnönü iktidarı döneminde atıldı. Biri başbakan, diğeri cumhurbaşkanıydı. “Devlet” açılım konusunda anlaşmış olduğu Diyarbakır’da yapılan bir resmi açıklamayla ortaya çıkmıştı...

 

Taraflar belliydi ve tarafların sosyal demokrat tarafı Kürt siyasi hareketin kurucu özelliğini üstlerine görev alarak yasal zeminde partileşti. O günden bu güne Kürt nüfusu içinde CHP varlık gösteremedi, çünkü Kürt seçmen tercihini yasal zeminde kendisi temsil ettiğine inandığı ulusal kurtuluş mücadelesine destek veren partisi tarafında yapmıştı. Sağ seçmen ise değişik arayışlara gitti, uzun bir zaman sonra “enişte”lerinin partisinde çoğunluk olarak üç eğilim olarak birleşti, fakat bu üç eğilimin en garip olanı milliyetçi Türk olduğunu iddia eden Kürtler... İslamcılar ağırlıkta AKP tabanını oluşturdu... Bugün oy dağılımlara bakın çıplak olarak geçmişteki eğilim ve tercihleri konusu önümüzde durmaktadır...

İlk açılım ve sonrası uzun süren bir belirsizlik ve bekleme yer aldı, bu arada mecliste milletvekilleri tutuklandı, o gün mecliste olmayanlardan kaçabilenler yurt dışında mülteci oldu...

 

Kürt sorunu eskiden olduğu gibi “güvenlik” konusu olmaya devam etti ama uzun bir sessizliği Erdoğan ani bir karar ile değiştirdi...

 

Neden bu değişime gerek duyduğunu elbette etrafımızda gelişen siyasi olaylar ve etkilerinden bulabilirsiniz, ölen Kürtler ve ölen asker sayısı bunda etkisi olmadığını hepimiz bugün daha iyi anlıyoruz.

 

Ele güne karşı yapılan ve istekle başlanan ama kişisel hırs, kibir karışımı oluşan yeni dünya liberal düzeni bu açılımında masasını devirdi ama geriye bugün HDP adını alan Kürt sorununda çözüm isteyen dört siyasi eğimi de kucaklayan o günlerde oluşturulmuş olan bir siyasi parti yerini aldı.

 

HDP, sol bir parti değildir, kuruluş ideali ve ideolojik duruşu ile geçmiş Kürt siyasi partilerinden farklıdır, her ne kadar geçmiş Kürt siyasi partilerinin seçmeni ana gövdeyi ve temeli oluşturmuş olsa da farklılığı vardır... HDP, sosyalist kelimesinin telaffuz edilmediği ama içinde sosyalist ismini taşıyan partilerinde olduğu bir ittifak partisidir... (Bir başka açıdan evet – hayır referandumunda dolayı ya da direk evet diyen (boykot da dahi) kesimlerin bir çatı altında toplandığı şemsiye partisi gibi bir izlenim veriyor.) Bundan dolayı ittifak arayışı içinde olamaz... Fakat tarihin cilvesi ki egemen basın ya da yandaş ve candaş medya HDP hep ittifak arayışında gösterme telaşı vardır, sanki açıkta kalan sol unsurları ve sistem ile entegre olmamış İslami kesim ile ittifak yapacakmış gibi bir ortam yaratmaya özen gösteriyorlar... İktidar ve muhalefetin etkin medyası bu konuda söz birliği etmiş gibidir, düzen dışı kalanların, bir çatı altında birleştirip, ötekileştirip, ihtiyaç dışına düşmüş siyasi partinin etkinliğini azaltmak ve onu hedef tahtasına oturtmak, çünkü HDP kuruluş aşamasında ve gelişen olaylarda beklenene net yanıt vermemiş, hatta aksi bir tutum takınmıştır. “Seni başkan yaptırmayacağız!” başlığı ile girilen seçimde masanın diğer tarafı kazanmış ve hırs ve kibir ile ötekileştirilmiştir...

 

Devlet Kürt açımlı yapmış ama bir türlü sona gidecek yolu açamamıştır… Devlet, muhatabın elini zayıflatıp, gerek gördüğü zaman masaya çağırarak masadan en fazla kazançlı çıkma yolunu aramaktadır.

 

Seçimden seçime…

 

Kürtler yeni seçim sisteminde kritik konuma gelmiş olması “Kürt sorunu” açılımı için fırsattır, o fırsat o güne kadar biçimlenmiş kafaların yeniden biçimlenmesi ile mümkündür ve o biçimlenme her seçim döneminde Kürtlere verilecek haklar ile yeni yolların açılması için fırsatlar sunacaktır.

 

Yeni seçim sürecine girdik, her seçim döneminde olduğu gibi Kürt seçmen en kritik konumda bulunmaktadır, iktidarı ve muhalefetin meclis içinde sandalye sayısını belirleyecek konuma olduğu içinde tartışmaların tam ortasında yer almaktadır… Bu seçim yeni sistemin ilk imtihanı olma özelliğini de taşıyor; ya bu otokrasiyi yaratan bir anlamda padişah’tan daha fazla yetkisi olan bir cumhurbaşkanlığı rejimi ile devam etmek, (Kürt sorunu ve başka sorunların çözümü bir dudak arasına sıkıştırmak) ya da kontrolü mümkün olabilecek olan bir meclis aritmetiği içinde oluşacak yeni sistem ve tablo... Çoğunluk iktidarı kurulmak isteniyorsa eğer, Kürtler kucaklamak ve onların sorunlarına çareler bulunması gereklidir, taviz vermeyi düşünmeyenler bile matematik kuralları içinde istemeye istemeye tavizler vermek zorunda kalacaklardır, bu tavizi de seçmenine açıklamadan zamanla alıştıracaklar…

 

Kürt tarafın bu sistemde iktidara gelmesi ve iktidardan yararlanılması toplum içinde değişimin önünde en büyük engel olarak görülmektedir. Çünkü Kürtler iktidarda olduğunda ister istemez toplum içinde var olan cepheleşmenin derinleşmesi ve oluşmuş olan kuralı olmayan karşılıklı özverili durum ve koşulun ortadan kalması anlamına gelir. Kayyumlar karşısında Kürt seçmeni temsil eden vekillerin mecliste sessiz kalması ya da ses çıkarıyor gibi yapıp yapılan hukuksuzluk karşısında direnç göstermemeleri bu kuralı olmayan bir sözleşmenin ifade bulmuş halidir.

 

Eski sistem artık devrilmiş ve tarihteki yerini almıştır, tıpkı ulus devletinin yıkılması gibi, ama tarih bize göstermiştir ki ulus devleti ortadan kalktı ama yerine bir küresel ekonomiye uygun yeni bir devlet oluşamamıştır, sorunları vardır ve hukuksuzluk/ kuralsızlık içinde serbest piyasa koşulları dedikleri ama tröstleşmenin yaşandığı korkunç bir süreç yaşamaktayız. Küreselleşmek adına her türlü küresel oyun oynanırken, ulus devletin yıkıntıları üzerine oturan devletlerin elinden yetkileri almak için yapılan her türlü “hibrit” savaş, küresel biyolojik savaş deneyimleri hala ulus devletten kalan anlayışı ve düşünce biçimini ortadan kaldıramamıştır…  

 

Bugün var olan devletler ulus devleti ile yüzleşememiş, hesaplaşamamıştır…

 

Küreselleşme lafı herkesi kucakladığı günlerde, liberallerin hesaplayamadıkları yüzleşme lafının arkasında; “tarih ile hesaplaşma”, “tarihimiz ile barışmak için yüzleşme” adını verdikleri geçmişin karanlıkta kalan, ulus devleti tarihinde öğretilen “yalanlar ile yüzleşip yeni tarih yazalım” söylemleri yıkılan ulus devleti kırpıntıları arsında nefes alamamış, sanal olarak oluşturulan güçleri kısa sürede sönmüştür. Ulus devleti yıkıntıları arasında otokrasi eğilimi liderlerin oluşturduğu siyasi yapılanmalar bu yeni dünya düzeninden kendi çıkarlarına uygun yararlanmışlar, etraflarında oluşturdukları sabun köpüğü çember içinde kendi düzenlerini ve hedeflerini gerçekleştirmişlerdir…

 

Liberallerin kısa süre içinde “aldatıldık, aldandık” söylemleri saman alevi gibi oluşmuş ortamın külleri etrafında uçuştu… Fakat yeni oluşan devlet aygıtı içinde partileşen, lidere bağlı devlet yapısı ve organizasyonu, var olan tüm birikimleri ters düz yaparken, çıkara ve kısa vadeli çıkarlara göre belirlenen kurallar sürekli değişirken, elbette tarih önünde ne yüzleşme gerçekleşecekti ne de açılım...

 

Kriz; krizi besleyerek, yeni krizler için ortam hazırladı.

 

Ülkemiz yeni bir seçim sürecine girdi. İktidar erki, ekonomiye çeki düzen vereyim derken, krizi başka bir kriz ile yönetmeye kalkınca kriz daha da derinleşmiş ve başka krizlerin de doğmasına sebep olmuştur…

 

Küreselleşeme için ulus devletlere çeki düzen vermeye çalışan şirketler pandemi koşulları içinde daha fazla sermeye birikimi yapmış, ulus devletlerinde oluşan küreselleşme karşıtı bir çok unsuru törpüleme ve yasal düzenleme yaptırarak kendileri için daha serbest hareket alanları yaratmıştır, fakat hala küreselleşmenin küresel hukuk alt yapısı ortada yoktur, bir çok kurum olmasına rağmen (örneğin dünya ticaret örgütü gibi) tüm devletleri kucaklayan bir hukuk alt yapısı yoktur, kontrol dışı hareket eden sermaye, kendi kontrolleri dışında hareket etmeye çalışan sermayeyi kontrol altına alacak bir düzenleme henüz söz konusu değildir… Kara para kontrol dışı gibi gösterilen otokrat liderlerin gizli hesaplarında varlığını korumakta ve yaşanan hibrit savaşlarda bu birikmiş kara paranın kullanımı söz konusudur…

 

Yaşadığımız zaman diliminde yalanlar hayaller üzerine kuruludur ve halka bu yalanlar gerçek gibi sunulur.

 

Siyasi çıkarlar ancak bazı toplum içinde lider olarak görülen cemaat ya da siyasi parti liderlerini seçim zamanı öne çıkarır, seçim bitince ve amacına ulaşılınca o vaatler bir bir unutulur, çünkü siyaset yapmak yalan ve vaatler üzerine kurulmuştur.

 

İktidar, iktidar koltuğunu korumak adına her şeyi mubah gördüğü bir süreç içindeyiz. Ekonomik krizi başka krizler ile üstünü örtmeye çalışması, başka krizlerinde kapısını aralamaktadır...

 

Ezilen ancak ezildiğini gördüğü ve hissettiği an ezilenler ile birlikte hareket ediyor, devlet aklı ve birikimi ezdiğini ezildiğini hissetmeyecek yöntemler bulmuş, kendisi açıktan ezmek yerine hep ezilenlerden oluşturduğu bir sopa kullanmıştır. Ortadan sopa kalkarsa, o zaman ülkemizde değişim kaçınılmaz olur.

 

İsmail Cem Özkan

 

20 Ocak 2022 Perşembe

Çölden gelir hava…

Çölden gelir hava…

 

Dedelerinin savaş kahramanı olduğu için onur duyanların torunları madalya sahiplerinin birer can aldıklarını hiç düşündüler mi? Her dönemin katili ve kahramanı olur; fakat kahramanlar başka coğrafyalarda katil olarak da anlatılır... Ölen de öldürende bugünden o güne baktıklarına ellerinde hiçbir şeyin kalmadığını görürler, sadece kan ve utançtan başka… Bizler utancı ile yüzleşmeyen ama sürekli ağzımızdan eksik etmediğimiz hesaplaşmadan başka sözümüz kaldı mı? Elbette değişimi kendi içinde/ toplumunda gerçekleştirenler için vardır ama gelenekselleştirilmiş söylemleri hala geçerli sayanlar için yoktur.

 

Tabularımız bizim şablonlarımızdır.

 

Berlin'de bir caddenin orta yeri diyeceğim bir noktasında, bir el uzanır ve omzuna dokunur... Bir eli omzunda hisseden döner, merak içinde, bilemezdi onun son nefesi olacağını... Vuran da vurulan da son bir kere nefesini tutmuştur... o an sanki nefesler karışmasın istenmiş gibidir...

 

Bir ses, bir acı, bir duraksama…

 

Yıllardır hesaplanan, düşünülen andır, o anı bekleyendir vurulan ve vuran için... Beklediği an gelmiştir, yüzleşmiştir geçmiş ile bir kurşun sesiyle...

 

Ses, son ve başlangıçtır.

 

Berlin'de biri kaldırımına düşerken, diğeri kaçmaktadır... Silah yere düşerken, bıraktığı son sestir belki o ana ait...

 

Dere yatakları kemikleri saklar...

 

Katliamın olduğu tüm derelerde saklı bir tarih yatar, kimsenin yüzleşemediği, konuşmaktan korktuğu tarih...

 

Acaba katil babaların torunları dedelerinin cinayetlerinden haberi var mı?

 

Olmasın diye “tarih” diye verilen eğitim dersleri ile beyinler biçimlendirilir. Kapalı toplumlarda beyinler daha rahat biçimlendirilir, “vatan, millet, vatan…” , “Sakarya’da başlamıştır kurtuluşumuz” denilerek “Vatan, Millet, Sakarya” söylemi dile yapışıp kalmıştır. Torunlar sadece kahramanlık hikayelerini bilir, zayıflıklarını, yenilgileri, katliamları, katledildiklerini, göçleri, tehcirleri bilmez, sadece ara sıra bir dizide kulağa çarpan kelimeler olur. Eğitim sadece okulda değildir, hayatın her alanında eğitilir toplumda yer alan bireyler… Tüketime alıştırılan beyinler için kalıcı bilgi olmaz, para getiriyorsa o bilginin bir değeri vardır, yoksa boşuna beyinde bilgiler yer kaplar, unutmak ve unutturmaktır çağımızın geçerli tercihi…

 

Saklananlar çıkar bir gün ortaya…

 

Gerçek isimlerimizin üzerini örttük, sakladık kimliklerimizi, uydurduk kendimize yeni bir hayat, her şeyi yeni baştan oluşturduk ama gerçek bir yerde saklı duruyor, yok olmuyor, örtü kalkacak bir gün ve gerçek kimliklerimiz ortaya serilecek...

 

Çölden geldi bir kum taneciği…

 

Binlerce kilometre ötede bir çölde havalanan bir kum taneciği geldi gözüme girdi. Çölde yaşanmış acıların, sürgünlerin, çocuk çığlıklarını duydum. Bir deve haykırıyor, etrafında yaşanan acıya bakarak, birazdan aç olanlar onu da kesecekler, çölde daha uzun bir yol var; deve mi, açlık mı? Açlık ağır basacak, devenin kanı sulayacak çöl kumunu... Tepeler var önümüzde, tepeler, çöl tepeleri dediğiniz kum yığını, bir rüzgarda dağılır yok olur diyorsunuz, aksine daha da büyüyor çölde tepeler... Çölde oluşan bir fırtınadan koptu da geldi, binlerce kilometre ötede bulunan benim gözüme. Acıdan başka bir şey getirmedi bir kum taneciği...

 

 Acı bazen başka şekillerde gelir bulur bizleri…

 

İstanbul'da bir caddenin orta yeri diyeceğim bir noktasında... Bir el uzanır ve omzuna dokunur... Bir eli omzunda hisseden döner, merak içinde, bilemezdi onun son nefesi olacağını.. Vuran da vurulan da son bir kere nefesini tutmuştur... Sanki nefesler karışmasın istenmiş gibidir... Bir ses, bir acı, bir duraksama...

 

Birileri için yıllardır hesaplanan, düşünülen andır. o anı bekleyendir vurulan ve vuran için... Beklediği an gelmiştir, bireyler olarak belki de yüzleşmiştir geçmişin karanlık yüzü ile...

 

İstanbul'da bir caddenin ortasında yer alan kaldırımına düşerken, diğeri ara sokaklara doğru kaçmaktadır, kendisini izleyen ağabeylerinin gözleri önünde oldu her şey... Cinayet işlenmişti, o artık birileri için kahramandı, bayrak önünde çekilmesi gerekliydi fotoğrafları. Ne suçlu gibi gözükecekti ne de katil… o cinayetin senaryosunu yazanlar yüz yıl önce Berlin’de işlenen cinayetin bire bir kopyasını hazırlamışlardı, bu sefer tetiği çeken ile kaldırıma düşenin kimlikleri ve temsil ettikleri haklar değişmişti.

 

Katil ve tetiği çektirenler bir mesaj vermektedir...

 

Yüz yıl önce yaşanmışlığın bir kopyasıdır bugünlerde yaşanmış olan... Tarih sanki tekerrür ediyor gibi ama sanki roller değişmiş gibi bir his oluşturmayı istiyorlar gibi… Güçlü olan hep güçlü ama ezilen hep ezildiği halde onu güçlü gösterme çalışmaları var, algılar ile oynuyorlardı, nasıl olsa kimse tarihi ve gerçeği bilmiyordu.

 

Hrant düştüğü gün, içimdeki acı benim de bir Ermeni olduğum gerçeğini ortaya çıkardı... Çöllerden gelen bir kum taneciği saplandı o gün göz pınarıma, gözyaşı yerine kum döktüm! Acım sessizdi, ne unuturum ne de affedeceğim o acıyı yaşatanları... Kişisel duygular tarihin akışı içinde hiçbir önemi yoktu oysa…

 

Yem yiyen güvercinler taksim meydanında... Bir çocuk kollarını açıp onlara doğru koşuyor, sanki kaçan güvercinleri yakalayacakmış gibi... Güvercinler insan yüzüne çarpacak gibi kanatlanıyor, hepsi kanatlanıp hava ile buluşuyor...

 

Bugünlerde kanatlanmış dostlarımızı düşündüm, hepsinde kanat vardı, hepsi maviliklerin içinde kayboluyordu...

 

Devrimci yol mücadelesinde göğe karışmış devrimciler geldi aklıma... Hepsi bizim yaralı güvercinimizdi...

 

İsmail Cem Özkan 

28 Aralık 2021 Salı

Kader dedikleri kanser…

Kader dedikleri kanser…

 

Karadeniz, Çernobil ile artan bir kanser sarmalı içinde, Çernobil yarasını sardı ama Karadeniz insanına kader gibi yapışan ama “kader” olmadığını bildiğimiz kanser kendisini her geçen zamanda biraz daha anımsatıyor…

 

Acının halayı olmaz…

 

Geçen zamana dönüp baktığımda her sene bir yakınımız kanser hastalığından öldüğüne şahitlik etmiş olduğumu, her sene kanser yüzünden toprağa karışan bir canımızın arkasından ağıtlar yaktığımıza şahitlik ettim, ağıtlar yerini ne zaman horona bırakacak, ne zaman horon için çalınan tulum ya da kemençe sesine bırakacak diye merak eder oldum.

 

Toprak, ölüm kusuyor…

 

Toprak o kadar çok radyasyona doymuş ki, durmadan üzeninden radyasyonu atıyor, attığı o radyasyon nefes olarak bize geri dönüyor.. Ekolojik tarım, organik üretim kavramlarının çok sık kullanıldığı Karadeniz’de üretimde tüketimde radyasyonun etkisi içinde ve bu sarmalın içinde sürekli kıvranıp duruyor.

 

Yok olan insanlık belki de yok olan Laz ve Hemşin kültürüdür.

 

Kanser aynı zamanda bu iki kültürü yaşayan ve bilen neslin de hızla aramızdan ayrılması anlamına gelmektedir. Kültürlerini çocuğuna aktaracak zamanı bulamayanlar, biraz emekli olayım nefes alayım derken kanser hastalığının pençesinde hastana hastane dolaşırken, ortada can mı nefes mi kavgası başlıyor bireysel olarak. Evet, kanser sadece sevdiklerimizi değil, kültürümüzün devamını sağlayan dilimizi de alıp götürüyor... Bana “kanser hastalığı en önemli asimilasyon silahı olacak”tı demiş olsalardı, gerçekten hiç inanmazdım…

 

Kanser bize kader olarak sunuldu ama hepimiz biliyoruz ki kader değil, hayat çizgimiz içinde en az rastlamamız gereken hastalığa en sık karşılaşan ve yaşayan insan gurubu içinde olduk…

 

“Bir çay bardağı” Kazım Koyuncu’yu aramızdan aldı.

 

Henüz Laz türkülerini yeni yeni ve yeniden yorumlayıp, yeni ürünler verirken, en üretken çağında, en coşkulu anında aramızdan aldı götürdü… Onun toprağa düşmesi belki bir kansere karşı hareket başlatır dedik, devletin en üst makamı “kanser yok” demek için ‘bardak bardak çay içip’ ekranlardan şov yapma telaşı içindeydi. “Bir bardak çay” ile kanserin üzerini örteceğini düşündüler. Şov yapanlarda kanserden öldü. Kanser üzeri kapatılacak bir şey olmadığını her sene kaybettiğimiz canlardan öğreniyoruz…

 

Canımız yanıyor, kanseri “kader” olarak görmüyoruz…

 

Canımızdan bir daha toprağa düştü, her sene bizden birini toprağa verirken, toprağın halen radyasyon atması devam ediyor…

 

Gübre ile geldi zenginlik!

 

Toprak sadece radyasyon değil, toprağı çay üretiyoruz diyerek bilinçsizce, bilinçle gübre ile öldürdük. Devlet politikası olarak gübre çiftçilere sunuldu. Amerikan, Alman, İsrail gübresi artık bizdendi. Onların gübresi toprağa düştü, birken üretilen on oldu, vazgeçilmezimiz oldu gübre.

 

Gübresiz üretim, gübresiz kazanç olmazdı.

 

O kadar çok bağlandık ki gübreye, gübrenin maliyeti satılan üretilen malın fiyatını belirler oldu… Gübre toprağa serpildikçe, toprak üretiyor gibi sanal bir algı oluşturuldu… Ürün fazlaydı, fakirliğin çemberinden kurtuluşu gibi yansıdı çitçiye... Gübresiz ata üretim tarzı birden yok oldu, atadan kalan ne tohum kalmıştı ne de yaşam biçimi ne de eskiden vazgeçilmezlerimiz olan tarım ürünleri, yerlerini dışarıdan gelen ürünler aldı. Gübre hayatı ve orada ki yaşam standardını o kadar belirler oldu ki, tarlasında çalışan çalışmaz oldu, göçmen işçilerin yurdu oldu. Mevsimlik göçmen işçiler onlar için çalışıyor, onlar için gübreyi toprağa veriyor, onlar için emek toprak ile buluşuyordu.

 

Gel zaman git zaman Çernobil’de patlama sonrası kanser ile karşılaşıyordu. Aslında kanser sarmalına daha önceden bulaşmışlardı ama kimse bu kanserin artışını bilmiyordu. Gübrenin zararı gizleniyordu, zenginlik ve biraz değişen hayat standardı içinde…

 

Yaşayarak öğreneceklerdi…

 

Kanser öyle sinsi sinsi yaklaştı ki Karadeniz’e, farkına varıldığında artık çok geçti. Guatr hastalığı tedavisi için kurulan hastanelerin yanında kanser hastalığı için bölümler açılıyordu… Hastanelerde hasta sayısı artarken göreceli artmış olan yaşam kalitesinin sonucu “para ile tedavi” olacağı doktor arayışı anlamına geldi… Sağlık kavramı da değişmişti, “herkese eşit, ücretisiz” kavramının yerini, “parpası olana ve parası kadar tedavi ve parasına göre ilaç” devri açılmıştı… Parası olan parası ile tedavi olurken, parası olamayan hastanede sıra bekleyecek, belki öldükten sonra çekilecek MR için sırası gelecekti…

 

Gübre para getirmişti ama kazanılan parayı da sağlık sektörü ellerinden alıyor ve çaresiz bırakıyordu… Bir sarmalın içine bırakıldı Karadeniz insanı, o sarmal içinden çıkmak o kadar kolay bir şey değildi, çünkü toprak gübreye bağımlı hale gelmişti. Toprak, gübresiz bırakın yaşamayı nefes alamıyor, nefes yerine radyasyon kusuyordu. İnsanı da bu sarmalın içinde yeşilin, mavinin her tonu içinde her dilden sese karışıyordu…

 

Acının feryadı olmuştu Karadeniz…

 

Kanser sadece insanlarımızı aramızdan almıyor, kültürümüzü de elimizden almaya devam ediyor… Bir yandan gübreye dayalı tarım, diğer yandan Çernobil’in bitmeyen etkisi, diğer yandan para hırsı ile gözü dönmüş iş sahipleri, HES yapmak için geldikleri dereleri betona döndürdüler… Sadece dereleri mi, yaylarlıda “yeşil yol” diyerek ulaşma açanlar, orada küçük küçük yeni uydu köyler/ kasabalar kuruyor, cafeler, lokantalar, eğlence merkezleri yanında bir de maden sahası oluşturuyorlar... Sahili, “sahil yolu” diyerek denizden insanını ayıranlar, bu sefer yayaları da “yeşil yol” diyerek insanını dağlardan da uzaklaştırıyor. Dağlarda oluşmuş olan yayla kültürü, göçerlilikten kaynaklı olan hayvancılığında sonunu getiriyorlar…

 

Dağlar eskiden bizimdi, şimdi şirketlerin maden arama sahası oldu, o sahanın içinde utanmasalar gökdelenler yapacaklar…

 

Dağdan esen soğuk ve temiz havanın yerini madenden çıkan tozun, kullanılan siyanürlerin sızıntıları aldı. Yaylarda yeni yeni yapay göller oluşmakta, o göllerde de siyanürler yaşamaya, yaşama izin vermiyor. Evet, fotoğrafçılar için ileride mükemmel görüntü sunacak olan bu göller, aslında büyük bir kıyımın habercisidir.

 

Madenler, toprağın altındaki “değeri” çıkarıyor ama yukarıda yer alan değerleri, birikimleri yok ediyor… Orada yaşayanlar soruyor, yer altı mı daha değerli yer üstü mü?

 

Direniyorlar...

 

Devletin tüm gücünü arkasına almış, çirkef, para hırsı ile gözü dönmüş, projeler ile halkına yalan söyleyen işbirlikçiler ile Karadeniz başka açıdan da yağmalanıyor…

 

Karadeniz insanına “kader” diye dayatıyorlar, “fıtratında bu var” diyorlar, okullardan daha çok her mahalleye cami, caminin ulaşamadığı yere hoparlör bağlayarak sela seslerinin ulaşması için her türlü alt yapıyı kuran devlet, “direnmeyin kaderinize boyun eğin” demektedir… Boyunları eğenlerin kaderinde “ölüm” var, “her canlı bir gün ölümü tadacak” diye yazıyorlar camilerin kapsında dijital panoya…

 

Onlara ölüm kader ve kaderiniz sonuçtur, nedeni araştırmayın, yaşayın gidin demekteler… Kısaca sebep sonuç bağlantısını kurmadan sarmalın içinde savrulan, kalan sağlar bizimdir diyecekler…

 

Yağmalanmış, yok edilmiş bir çevre kültür, arkasında ne bırakır?

 

İsmail Cem Özkan