13 Kasım 2014 Perşembe

Toprağa beton döktük, toprak öldü!

Toprağa beton döktük, toprak öldü!

Modern yaşam dediğimiz, şehirde yaşam olarak algılandı. Şehir ticaret ile doğdu, korku ile büyüdü, çünkü insan kazandığını kaybetme korkusu ile bir arada ve güvenli ortamlarda yaşamak istedi. Bir arada olmak hem daha rahat savunma hem de güvende olma hissini büyüttü, geliştirdi.
Başkalarının emeği üzerinden zengin olmak isteyenler gitti, başka şehirleri işgal etti, çünkü şehir zenginlik demekti, altın elmayı yemek anlamına geliyordu.
Şehir demek ticaret demektir, aynı zamanda yağmalanmak!
Şehirde yaşayanlar, biraz gözü para hırsı ile dolanlar doğayı yağmalamaya başladı önce, sonra en yakın arkadaşını yağmaladı, öldürdü, onun zenginliğine kendi zenginliğine kattı.
Düşman her zaman en uzağında ki değil, en yakınında ki oldu.
En yakınındakinden korunmak için yollar aradı insan!
Şehir, önce en yakınındakine göre biçimlendi.
Kapılara kilit takıldı, kasalar icat edildi.
Zenginlik hep bir yerde saklı tutuldu, yağmalanmaktan korktuğu için göstermekten çekindi!
Zaman geçti, devir değişti, zenginliğini göstermek bir itibar sayıldı, zenginliğini göstermek için her fırsat kullanıldı.
Gösterişli binalar içinde, gösterişli toplantılar ile zenginlik sergilendi.
Zengini yanında olmak da bir güç gösterisine dönüştü.
Zaman içinde zenginler ve zenginlere yakın bir çevre oluştu.
Büyüdü, büyüdü…
Sonra büyük şehirler işgal edildi, çünkü büyük şehirler daha çok yağmalanacak zenginlik demekti.
İstanbul işte bu zenginlik ve gösterişin kurban oldu.
Her fırsatta yağmalandı, her fırsata seferler düzenlendi.
En son fetih batıdan geldi.
Hem dini hem de geleneği değişti.
Ayasofya’dan saraya kadar gecekondular dizildi önce sonra küçük yangınlar ile ortadan kalktı.
Su içinde yer alan bostanlar zaman içinde görevini göremez oldu, bereketli toprakların üstü taş ile dolduruldu, sonra betona dönderildi.
Deprem oldu, taş altında kalmaktan korktular, taş binaların yerini ağaç ve ahşap binalar kapladı. Onu da yangın alıp götürdü.
Yangına karşı taş, depreme karşı ağaç.
Korkuyu yenemediler, korkuyu yaratan doğa gücünü unutmayı seçtiler.
Bütün şehir düşmandan kaçırılırcasına yağmalandı.
Bereketli toprakları üzerinde taşıyan yedi tepe bir biri arkasına beton ile kaplandı, yüksek tepe diye en güzel ibadethaneler oralara yaptılar. Uzakta da görülsün, zenginlik ve güç halk üstünde gölgesi dursun diye daha büyük, daha görkemlisi yapıldı.
Birer birer tepeler betona dönüştü.
İstanbul’da tepeler yok denecek kadar az kaldı…
İstanbul yedi tepeli şehir derlerdi şairler, şimdi tepeleri gören ve bilene aşk olsun!
İstanbul yedi tepeli şehir dışına yayıldı, yayıldı, nice tepeleri kapladı ve her yeri beton yaptı. Her tepenin üstü beton ile örtüldü, üst üste insanlar orada yaşamaya zorlandı.
Eskiden yeşil olan, bostan olan yerler, meyve yetişen bahçeler birer birer yok oldu, topraktan ağaç, ot yerine beton çıktı. Otun yerini beton aldı.
Isındı doğa, ısındı şehir, kayboldu önce kar, arkasından yağmur...
Şehir toz, gaz ve ses gürültüsü oldu. Kuşlar havai fişeklerin çarpması işe öldü, doğada yaşayan kirpiler, yılanlar, börtüler böcekler ilaçlar ile öldürüldü, çünkü insan hayvandan tiksindi, korktu.
İnsan hijyenik ortamda yaşamak istedi, çevresini homojenleştirdi. Önce doğayı beton ile kaplayarak homojenleştirdiğini düşündü, çamur artık yoktu, ayakkabılar çamur, toprak olmuyordu. Sevindi. Arkasından komşusunun dilini değiştirdi, kendi gibi konuşmayanı ya sürdü, ya da kapısına işaret koyarak korkuttu, korkmayanı da öldürdü...
Doğadan sonra çevresini homojenleştirmek istedi, beton üzerine kan döktü. Erk sahibi kimse o kendi dilini, dinini, yaşam bakışını doğru gördü ve diğerleri de kabul etmesini bekledi. Beklemekle kalmadı, okul açtı, okulda çocuklara öğretti, eğitti, kendi tarihini gerçek ve değişmeyen tarih diye anlattı.
Zaman döndü, tepeler beton oldu.. Bir iki tepede kalan yeşili de din adına ibadethane yapma bahanesi ile o kalan yeşil alanda betona dönüştürdü, ibadethaneyi yeşile, alt katını da süpermarkete dönüştürdü...
İstanbul’da tepe kalmadı ama onun yerini alan gökdelenler aldı. Şimdi dünyada en fazla gökdelen olan şehirler kategorisinde ilk beşe girdiğimiz için övünür olduk...
Doğa sessizce intikam alacağı günü bekliyor gibi...
Doğanın sessizliği korkunçtur...
Korkunç bir geleceği ya da anı üzerine beton dökenlere yaşatacaktır...
Doğa her zaman üzerinde yaşayanlardan daha güçlüdür...
Toprağın üstüne beton döktük, toprak öldü, ama doğa hala yaşıyor, ölüler bir gün ayaklanacak ve üzerimizi kaplayacaktır.

İsmail Cem Özkan


Darbeler ve sonuçları…

Darbeler ve sonuçları…

Ülkemiz 1952 yılında NATO’ya üye olduktan sonra yaşanan tüm darbelerde NATO’nun izini görmemiz mümkündür, çünkü bizim NATO üyeliğimiz ile Gladio "stay-behind” ülkemiz topraklarında örgütlenmesi iç içe olmuştur. Ülkemizde 60, 71 ve 82 darbesi ile NATO ve dolaysıyla Amerikan çıkarları yönünde düzenlemeler olmuştur. 60 darbesinden sonra gerçekleşen 12 Mart 1971 darbesi ülkemizin rotasını rayına oturma girişimi olarak gündeme gelmiştir.
NATO, 61 anayasasına giden yolda önemli dersler çıkarmış, ülkenin öznel koşullarına uygun mücadele yöntemleri geliştirmişti. Gladio 60 darbesi ile artık oturmuş, her türlü şartta mücadele edecek şekilde örgütlenmiş olarak kendisini ispatlamıştı.
71 darbesine giden yolda Gladio, darbe ve müdahale için ortam hazırlıklarına Vedat Demircioğlu öldürülmesi arkasından Kanlı Pazar gibi olaylar ile başlamış, koşullar oluşması için elinde ki her olanağı kullanmıştır. 15- 16 Haziran 1970 işçi sınıfının kendisini sınıf olarak ifade etmesi var olan korkuyu büyütmüş ve müdahale kaçınılmaz hale gelmiştir.
12 Mart günü “Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.” denilerek darbe gerçekleşmiştir.
12 Mart rejimi sol harekete karşı geniş çaplı bastırma eylemi olarak kendisini ifade etmektedir. 11 ilde sıkıyönetim ilan edilerek, hemen arkasından gençlik gruplarının, derneklerin ve sendikaların faaliyetleri yasaklanmıştır. Sol kanadı temsil eden gazeteler ve dergiler ya bir süre için yasaklanmış ya da tamamıyla kapatılmıştır. Sıkıyönetim bölgelerinde grev ve lokavtlar yasaklanmıştır. Böylece, ordu faaliyetlerini daha ziyade güvenlik sağlamada yoğunlaştırmıştır. Kısaca 12 Mart devrimcileri ve lider kadrosunu yok etme harekettir.
71 darbesi sonrası sol yapıların kısa sürede yok olacağı, çatışmalar sona ereceği, kayıtsız teslim olacağı farz edilirken; gençlik ve işçi sınıfı içinde yeniden örgütlenilmiş olması darbeyi destekleyenlerin beklentilerini boşa düşürmüş ve 1 Mayıs katliamı ile yeni darbenin haberi verilmiş olunuyordu.
Gladio yeni bir dönemde de kaos yaratma görevini üstüne almıştı ve 12 Eylül’e giden süreç için toplumsal katliamlar, aydınlara karşı girişilen korku dalgası ve cinayetler sıradanlaşıyordu.
Devrimci mücadele; anti faşist mücadele olarak büyümüş, Gladio ihtiyacına uygun yerlerde kitlesel katliamlar için ortamlar yaratılmış ve uygulanmıştır. Devrimci mücadele işte bu Gladio uygulamalarına karşı direnişçi güç olarak halk arasında kitlesel güce erişmiştir.
Kitlesel güce erişen devrimcilerin darbe karşısında nasıl tepki vereceği 12 Eylül darbecileri tarafından zaman zaman test edildiği darbeci generallerin anılarında vardır. Onlardan biri Fatsa Nokta Operasyonudur. Bu operasyon için darbeci general bizzat darbe öncesi durumu yerinde kontrol etmek için gitmiş ve koordine etmiştir.
Arkasından TKP ve sendikaların gücünü bir suikast ile test ediyorlar ve ona gelecek tepkilere nasıl yanıt vereceklerini hesaplıyorlardı. 12 Eylül en son dönemecinde Çorum olayları ile karşılıyordu.
Devrimci hareketler yetmişli yıllarda liderlerini kaybetmişler ve yeniden toparlanması bir anlamda yeniden el yordamı ve yaşanan süreçlerden ders çıkarılarak yapılmıştı.
12 Eylül darbesinden önce ülkeyi cephelere bölmüş olan Gladio ve ona askeri, stratejik, lojistik katkı sunan bir siyasi partiyi (MHP) 12 Eylül darbesinden sonra sol ile birlikte aynı hücrede birbirine kaynaştırma adı altında ezmiş ve ülkenin cephesel görünümü görüntüsel olarak ortadan kaldırılarak bir “kurtarıcı” olarak asker ve Gladio alkışlanmıştır.
Darbeciler, 12 Marttan farklı olarak 12 Eylül devrimci liderleri ve merkez komitesinde yer alanların hepsini imha politikasına gitmemiş. Bu davranışın temelinde sanırım 71 faşist dönemi sonrası yok edilen örgütlerin yerine daha güçlü ve daha özgün örgütler oluşmuş, onlar ile mücadele daha çetin geçmiştir. Bu sefer merkez komitelerinin sağ olarak kalması, liderlerin destanlaşması engellenmiş ve yenilgi dönemi ile iç hesaplaşmaların yeni devrimci yapılar kurulması önünde engel olacağı beklentisi olabilirdi.
Yaşayan merkez komitesi üyeleri yeni oluşmakta olan her yapılanmanın önüne kendisini koyması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü onların mücadelesi ve tecrübeleri üzerine atılacak her adım onlardan referans alması gerekmektedir.
Sol, dayanışma üzerine kendisini inşaat etmiştir, cezaevi sürecinde bu dayanışma durumunun ortadan kalması ve yalnızlaşma ile sonuçlanmış. Bu yalnızlaşma ise var olan organik ilişkilerin farklı algılanmalarına sebep olmuş, her algı kendi gerçekliğini yaratmıştır.
Gladio’yu yönetenler gerek gördüklerinde Gladio’nun hedefini, önceliğini ve içinde yer alan örgütsel ilişkileri tavsiye edip yeniden yeni insanlar ile yeniden kurgulayabilmiştir. AKP iktidarı sürecinde Gladio’nun Susurluk ile ortaya serilen ilişkileri yeniden ve “ülkenin çıkarına” uygun olarak biçimlendirilmiş ve yapılandırılmıştır. Geçmişte anti Komünist olarak örgütlenen ve olası düşman olarak kuzey komşumuzken, onun yerini yeni düşmanlar almış, yeni ittifak güçleri “baskı altında kalmış İslam kesim” olarak formüle edilmiştir.
Darbeler ve darbelerden sonra yaşanan süreçler hep birbirinden farklıdır. Bugün yaşadığımız sürecin üzerine hala 12 Eylül öncesi ilişkilerin gölgesi vuruyorsa, burada 71 darbesinde yaşanan ve liderleri imha politikasının dışında bir politikanın yansıması olarak okuyabiliriz. Yenilgi süreci sonrası oluşan travmatik davranışlar ve olumsuz yaklaşımların yaratmış olduğu atmosferi Gezi Direnişinde yaşanan kendiliğinden gelişen süreç kırmış olmasına rağmen tamamı ile parçalayamamış ve kendisine özgü bir siyasi örgütlülük kuramamıştır. Gezi Direnişi yeni bir gelecek için içinde önemli ipuçlarını taşıyan bir süreç olmasına rağmen, süreç yeteri kadar olgunlaşamadan direniş, zamana ve ülke sathında yer alan forumlara dağılarak bir anlamda ileri için zıplama işlevini gerçekleştirememiştir. Ama hiç geçiremeyecek anlamında umutsuz değilim, çünkü kimse zamanın ne sürprizler yapacağını önceden bilemez, sadece tahminleri olur!
Sol, 12 Mart yenilgisinden sonra kısa zamanda yeni yapılar kurmuş ve ülke sathında örgütlenilmiş olmasına rağmen, 12 Eylül yenilgisi sonrasında solun hem tecrübe hem de ilişkiler açısından daha fazla olanaklar olmasına rağmen gün geçtikçe daha da küçülmekte ve yeni ve kitlesel bir sol örgütlenme yaratılamamıştır. Bu gelişmenin en önemli nedeni olarak lider kadroların hala yaşıyor olması ve onların geçmişin alışkanlıkları içinde olaylara yaklaşımı olduğunu düşünmekteyim. Onlara rağmen yeniden bir şey yapmaya çalışanların ise ilişkileri yeniden kurmaları ve lojistik, maddi yönden zayıf olmalarında aranmalıdır diye düşünmekteyim.

İsmail Cem Özkan

9 Kasım 2014 Pazar

Surların Öte Yanı Zeytinburnu

Surların Öte Yanı Zeytinburnu

Eskiden evlerde ansiklopediler vardı, oturma odaların duvarlarını süslerdi. Arada lazım olunca sayfaları açılır, bakılır ve sonra bir daha anımsanacağına kadar orada kalırdı. Elbette bir daha anımsama yerine evin tozları alınırken aşağıya alınır, tozları silinir yeniden konurdu. Zaman içinde ansiklopediler evlerin oturma odalarından uzaklaştı, yerlerini plazma teveler aldı. Oturma odalarında kitaplar eski değimi ile anarşinin sembolü olarak görüldü, kitaplar ekranlarda suçlu gibi sergilendi, yayıncılarına cezalar verildi, okuyan çocuklar sırf kitap evde bulundu diye DAL grubuna misafir edildi, işlemedikleri suçlardan dolayı yıllarca cezaevlerinde örgüt üyeliğinden yattılar.  Kitaplar birer prestij olarak sunulması zaman içinde yeniden gerçekleşti ama prestij kitaplar da işletmeler ve kurumsal kimlikli yapılar için geçerliydi. Onlar, gelen misafirlere sunulmak için hazırlanmıştı ve içerikleri ansiklopedilerin içeriklerine benziyordu. Elbette ansiklopedilerin okunduğu kadar okunuyor ama biçimi, sayfa düzeni, fotoğrafları ile gözü doldurur şeklinde üretilmişti. Bu kitaplar bir proje olarak ortaya çıkmış ve proje sonunda ürün olarak okuyucusu ile buluşuyor.
Elimde Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları – 1 “Surların Öte Yanı Zeytinburnu” adlı kitap Burçak Evren yönetiminde ortaya çıkmış bir çalışmadır. Kitabı dikkatlice ve her bir kelimesini okuyarak inceledim. Öncelikle kitabın oluşumuna sebep olan bütün emeği geçenlere teşekkür etmek isterim, çünkü çok iyi düşünülmüş ve ayrıntılı bilgilerin olduğu bir çalışma olmuş. Bir bilimsel çalışma titizliği içinde bir bölgenin tarihi konusunda önemli ipuçlarını içinde barındıran ansiklopedik bir çalışma olmuş. En sonunda söylemem gereken cümleyi baştan söyleyerek kitabın içeriğine birlikte göz atabiliriz.
İstanbul, yedi tepeli ve surlar içinde kendi tarihini oluştururken, hemen surların batı yakasında alan ve Marmara denizi ile sınır olan yerin de bu şehrin tarihi ile bağlantılı olarak kendi tarihini oluşturmuştur. Bugün Zeytinburnu olarak bildiğimiz ilçe İstanbul tarihi ile iç içe geçmiş, hatta Bizans imparatorunun ilk fısıltısı bile burada çıkmıştır. O fısıltının çıktığı kaynak bir berekettir. O bereketin olduğu kaynaktan çıkan su şifalıdır. O şifalı su dönemlerin salgın hastalıklarına karşı ilaç olmuş, hastaları tedavi etmiştir. Çayırlar, ormanlar, bahçeler, bostanlar ile sur içinde havanın esen politik rüzgarından bağımsız olarak sessiz, sakin bir mesire yeri olarak doğmuş olmasına rağmen, seferlere çıkan orduların derlendiği, ilk emirlerin oluşturulduğu yerdir aynı zamanda. Zafer ile dönen, taç giyen imparatorlarında giriş yaptığı kapıdır. Bugün o kapının yerinde yedi kule zindanlarının surları ve kapatılmış duvarlar olmasına rağmen, bugün dahi şehri teslim alan Fatih olarak adlandırılacak 2. Mehmet burada atını denize sürmüş ve teslim alacağı şehri görmüştür. Otağlar kurulmuş, seferler yapılmış, toplar surların duvarını dövmüş, toprağı kan ile sulanmıştır. Kan ile ulanan topraklar aynı zamanda şifa veren kaynakların olduğu yerdir. Söylenceler vardır, destanlar üretilmiştir ama şehrin sahibinin değiştiği gibi buranında kaderi yeni sahipleri ile birlikte değişmiştir. Yedikule Zindanları burada oluşturulmuş, iktidara karşı gelen, savaşa girilen ülkelerin büyükelçilerin gözaltında tutuldu yer olacaktır. Nice feryatlara ev sahipliği yapacaktır. Ama surların öte yanı olan Zeytinburnu olarak bildiğimiz yerin kaderi sanayileşme ile bir daha geri dönüşü olamayacak şekilde değişmiştir. Önceleri ordular için kılıç, ok yapan yerler, kış koşullarında sefere çıkan askerler için giysi üreten debbağlar deriye hayat vermiştir. Kazlıçeşme debbağların yeri olarak bilinir şehrin yeni sahipleri ele geçirdiği günden beri. Havası değişmiştir, şehrin bu tarafına gelenler burunlarını kapatır, keskin kokular içinde göçmenlerin getirildiği yeni teknolojilerin yaşam alanı bulduğu yerdir. Sanayileşen, aynı zamanda şifahaneler ile İstanbul’un kadim kültürlerin burada sağlık aradığı hastahenelerin kurulduğu yerdir. Yaşanan salgın hastalıklara karşı burası bir sağlık yuvası konumuna gelmiştir. Bugün Ermeni ve Rum hastaneleri hala hizmet vermeye devam ederken, ordunun hastanesi yaşanan dünya savaşı koşullarında taşınmış ve bir daha yerine geri dönmemiştir. Bugün Belediye Binası olarak hizmet vermeye devam etmektedir.
Bir fetih ve değişen çehre buranın kader çizgisini olabildiğince değiştirmiş ve Osmanlı döneminde yaşanan siyasi gelişmelerden de ilk olarak etkilenen yerlerden biridir. Mevlevilerin ilk defa Galata bölgesinde açtıkları Mevlevihane’nin ikincisi bu ilçe sınırları içinde açılmış, bugün dahi turizm amaçlıda olsa hizmet vermeye devam etmektedir. Mezarlıkları Osmanlı mozaiğinin bir görünümü gibidir, her kültürün burada mezar yeri vardır, bir çoğu da zaman içinde yok olmuş, yeni gelen mezarlık sahiplerine yeni yerler açılması için sahipsiz olanlar yok edilmiş, yağmalanmıştır. Mezarlıkların önemli bölümü her ne kadar günümüze kadar gelmemiş olsa da izleri bugün dahi var olan mezarlıklar içinde görülebilinir.
İlkler yeridir Zeytinburnu. İlk sanayileşme burada olmuş, ona dayalı olarak ilk gecekondu burada hayata geçmiş. ilk gecekondu affı burada uygulanmış. İlk dolmuş burada ortaya çıkmış. İlk işçi sınıfı ve dayanışma dernekleri burada kurulmuş. İlk imece usulü devlet eli olmadan yollar yaşayanlar tarafından yollar burada yapılmış. dışarıdan gelen göçmenler buraya yerleştirilmiş, balkan ve orta Asya kültürler mozaiği burada oluşmuş. İdam edilen cumhuriyet sonrası ilk başbakan mezarı buradadır.
Bugün dahi surlar kenarında bostanlar bulunmasına rağmen, geçmişin geniş alana yayılan bağları, bahçeleri ve çimenlikleri yoktur ama Veliefendi hipodromuna sıkışmış bir yeşillik çimen bulunmaktadır. Geçmişin yaşanan eğlenceleri, Nevruz ve hıdrellez etkinliklerinden bugüne taşınan bir iz kalmamıştır ama yasal düzenlemeler tarihin tozlu raflarında yerinde durmaktadır. Çimenliklerde yaşanan kadınlı erkekli gezmeler yasaklanmış, bu yasak tam yüzyıl sürmüş olmasına rağmen yasaların kağıt üzerinde kaldığına dair bilgiler de yine yeni yasal düzenlemeler ile öğrenmekteyiz.
Zeytinburnu bugün yağmalanmış konumdadır, gecekondular burada bir ihtiyaç ile doğmuş ama zaman içinde birer rant alanına dönmüş, Zeytinburnu’nda yaşayanların paradigmalarına uygun ama çağdaş şehir yaşamı ile ilişkisi olamayan bir çarpık ilişkiler ve sosyal düzenlemeler oluşmuş. Tabakhaneler buradan taşınmış, havası değişmiş ama tabakhanelerde üretilenin pazarlandığı alan olmuş bir Zeytinburnu ile karşı karşıyayız. Limanı ticari konumundan çıkmış, küçük bir balıkçı barınma yerine dönüşmüş, sur kenarında kalan ama eskiden şehir dışında bir mesire yeri olan yer, şehrin tam göbeğinde kalmış konumdadır. Mesire yeri olan çayırlar, köşkler, bahçeler bugün birbirinden çirkin betonarme binaların aldığı, belediyenin yaptığı ve halan yeşil olarak kalan küçük alanlar olarak yaşamaya çalışmaktadır.
Ülkenin bir mozaiği olan Zeytinburnu, çağdaş belediyecilik hizmetinden yararlanmak için değişmeye çalışmaktadır. Birincil derecede deprem bölgesi olması yüzünden öncelikli değişim alanı olması sebebi ile her türlü yeniden yapılanmaya açık şekildedir. Belediye çağdaş bir Zeytinburnu yaratmak için projeler üretmekte ve bazılarına hayat vermiştir. Bugün şehir merkezi sayılan yerde bir kültür merkezi yaparak Zeytinburnu çağdaş sanattan faydalanabileceği bir mekana kavuşmuştur. Çağdaş bir şehir, sur dışında yeniden oluşturulması zorunludur, elbette bu orada yaşanmış güzellikleri ortaya çıkaracak şekilde olursa Zeytinburnu yeni kimliği ile daha göze dokunan yer olma potansiyelini içinde yaşmaktadır.
Elimde tuttuğum kitap onaltı yazar tarafından ortak bir çaba ile oluşturulmuş, kitabı yayına hazırlayan Burçak Evren şehir kültürüne önemli bir katkı sunmuştur. İmkanı olanların bu kitabı okumalarını öneririm, muhteşem bilgilerin içinde yer aldığı ve sizi düşünmeye iten ve şehir kültürümüzün gelişiminin kısa bir tarihçisi ile yüzleşeceksiniz.

İsmail Cem Özkan

Surların Öte Yanı Zeytinburnu
Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları – 1
4. baskı 2011

ISBN: 975-92356-0-9

4 Kasım 2014 Salı

Nasuh Mitap geçti bu dünyadan…

Nasuh Mitap geçti bu dünyadan…

 
 


İlk söz bir bildirge ile söylendi, son söz henüz söylenmedi. Çünkü mücadele bitmedi. Devrimci yol engebelidir derdik, ama en önemlisi bir devrimci yolcu kutuplara gitse kendi yaşayacağı alan açar ve fikrimizin yayılması için nüveler kurar, geliştirir ve mücadeleyi kucaklar derdik...

Nasuh, Mahirlerin yarattığı mücadele geleneğini taşıdı, bir devrimcinin nasıl olmasını yaşamı ile gösterdi. O içeriden çıktıktan sonra geçmiş üzerine fazla konuşmadı, küskünlükleri büyütmedi, danışıldığında düşüncesini söyledi ama illa ben bunun başına oturayım yönlendireyim demedi. Gençlerin önünü açtı, elinizde geçmişin birikimi var, iyi değerlendirin ve bizim hatalarımızdan ders çıkarın dedi... Ama pek sesini sanırım duyuramadı, çünkü henüz Devrimci Yol fikrini aşabilmiş bir örgütlenme yaratılamadı. Bugün dahi hala Devrimci Yol dergisinden alıntı yapılıp konuşuluyorsa, geçmişin deneyimlerine güzellemeler yapılıyorsa ortada henüz başlanamamış bir mücadele ve örgüt sorunu duruyor demektir...

Nasuh Mitap ismi polis kayıtlarına ilk defa ne zaman düştü bilemiyorum ama THKP-C süreci Mahir Çayan ve arkadaşlarının bıraktığı mirası Kızıldere sonrasında Devrimci Yol bünyesinde yeniden yorumladığı bir kurul içinde aktif rol oynadı. Devrimci Yol kurucu üyesidir ve Ankara’da merkezi davada yargılanan önemli bir sanığıdır. İşkencede beli kırılmış, DAL sürecinden sağ olarak çıkmayı bilmiş bir direnendir. O, iki faşist askeri darbe sürecini yaşamış, her iki süreçte de yoldaşlarını kaybetmiş, yenilgiyi tatmış ama yeniden ayağa kalmayı bilmiş bir devrimcidir. O devrimciliği, ‘insanın insanlığa sahip çıkması’ olarak algılamış ve yaşam ilkesi haline getirmiştir.

Devrimcilik dayanışmadır.

Okula ilk gittiği yıllarda emeği ile ekmeğini kazanmış, ömrünün son deminde de yine ekmeğini emeği kazanmasının onurunu yaşamıştır.

Devrimci Yol süreci çok kısa sürede çok işler yapmış, belki de yaşlarının gereği tam örgüt olamadan yenilgiyi yaşamışlardır ama yenilgi geçmişte başarılan güzellikleri yok etmemiştir. Fatsa deneyimi üçüncü bir yolun varlığını kanıtlamış ve toplumun yeniden bir arada yaşayabileceği bir sistemin ilk nüvelerini yaşatarak kanıtlamıştır. Direniş Komiteleri ile Çorum’da ve diğer katliam denemelerinde Maraş olayının tekrarlanması engellenmiş ve birlikte mücadeleyi öne çıkarmıştır. Dönemin koşulları içinde sol içinde siyasi çatışmaların sıcak çatışmalara dönmemesi için orta yolcu kabul edilen tutum sergilemiş olmasına rağmen kısa süreli çatışmadan da kendisini kurtaramamıştır. Devrimci Sol ayrılığı gücünün önemli bir bölümünü yok etmiş olmasına rağmen, mücadeleye devam demiş ve inandıkları yoldan geri adım atmamışlardır. Devrimci Yol geleneğinde özgün söz söyleme ve özgün eylemler geliştirme vardır. Her ne kadar dikey örgütsel yapısı olmuş olsa da yatay örgütlemenin her türlü olanağından yararlanmış ve 12 Eylül mahkemelerinde birden fazla Devrimci yol davalarının açılmasına sebep olmuştur.

Mamak süreci yenilgi sürecidir, cezaevlerinden bugüne taşınan eteklerde birikmiş taşlar durmaktadır. O taşlar yeni bir örgütlenme yöntemi ile ortadan kaldırılabilirdi, fakat ne yazık ki Devrimci Yol örgütlenmesini aşan ve mücadele içinde yarattığı pratiği ile Devrimci Yol eleştirisini yaratan bir süreç oluşmadı. THKP-C eleştirisi Devrimci Yol olmasına rağmen, Devrimci Yol eleştirisi henüz yapılabilmiş değildir. Teoride yapılan eleştirilen hayatta karşılık bulması önemlidir, Nasuh ve yoldaşlarının taşıdığı gelenekte ise eleştiri pratik süreç ile olur.

Nasuh Mitap bir sürecin önemli bir tanığıdır, onun yaşamı bir dönemi anlamak için ipuçlarını içinde barındırır. Onun hayatını anlatmak demek siyasi gelişmeleri gözden geçirmek ve onun duruş noktasından yeniden yorumlamak demektir. Köşe yazısı boyutunda bunu yapacak ne yazık ki gücüm yok. Başaran Aksu sözünü ödünç alarak diyebilirim ki; Nasuh Mitap “iradenin etik suskunluğu”

Ölenler bu dünyadan gittiler ama onları yaşatacak şey mücadeledir... Onları aşıp güzel günleri görmektir...

Tek tek gidiyorlar geleneği yaratanlar...

Gelenek ancak mücadele içinde yaşar. Ölenleri sözler ile anmak önemli değildir, onları aşan ve pratiğimize onların eksiklerini tamamlamaktır. Onlar, Mustafa Özenç duygularında seslendirdiği gibi; “o büyük gün geldiğinde...” zaten aramızda olacaklar.

İsmail Cem Özkan

“O büyük gün geldiğinde
ben kimbilir kaç yıldan beri
ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde
sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım
fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi
uyanıp, sesimi kimse duymadan
o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla
kara toprağın altından, ben de haykıracağım.
Unutup geçmişte kalan acı dünü
kimbilir belki bir kış günü
üzerimi yorgan gibi kaplayan
bembayaz karın soğuğundan....
ya da sonbahar mevsiminde
kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım
ve milyonları saran o doyulmaz sevince
ben de sessizce ortak olacağım.
Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da
gece gündüz farketmez ben her zaman hazırım
adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da
kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım
hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma
o müjdeyi ben doğadan alacağım
nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama
hiç kimse farketmeden ben de katılacağım.”


Mustafa Özenç

27 Eylül 2014 Cumartesi

Eylem güzelim, güzellemesi üzerine…

Eylem güzelim, güzellemesi üzerine… 

“sevgilim eylem güzelim benim 
yitik bir ülkeyi korumaya değil 
yeniden kurulacak bir ülkeyi 
aşkla örmeye benzer devrimci olmak”
Ali Asker

Eylem birliktelikleri güzeldir, ne kadar çok kitlesel olursa eylem o kadar başarı şansı vardır. Fakat son otuz yılda yapılan eylem birlikteliklerine bakıyorum, rejimin ihtiyaçlarına uygun ve ılımlı, radikal, ya da her ne ise İslami örgütleri ve yandaşlarını meşrulaştırma işlevi görmüştür. Bugün dahi solcuların büyük bir bölümü, dinci cemaatler, vakıflar, dernekler… gibi kurumsal yapılar ile kol kola; örneğin polis şiddetini protesto ediyor, işkence vb konularda ortak çalışma yapıyor, projeler üretiyor, bazı vakıfların sağladığı bütçe üzerinden ortak projelerde katılımcı veya destekleyici olarak gözüküyorlar. 
Konu, sağ sol ayırımı yapmaz ama eylem birliktelikleri ve ortak metin hazırlamaya gelince; sağ, sol ayrımı yapıyor, çünkü dinci yapılar işine geldiği zaman imza veriyor ve işkence, polis şiddeti ya da devlet şiddeti konusunda çok yüzlü duruşlarını koruyorlar. Bu durumda sol bir anlamda sağın ya da dinci örgütlerin koltuk değneği olma özelliğini korumuyor mu? 
Solun yok olmasının “en büyük” sebebi; ‘panzer altında kaldık’ söyleminden daha çok bu ilişkilerinde aramalıdır. Solun içinde olduğu ilişkiler kendisini inandırıcı olmaktan uzaklaştırmış, günlük hedefler ve iktidarın gündemine uygun hedefler peşinde koşmuştur. 12 Eylül rejiminin hedeflerini doğru okuyamayan sol, o hedeflere gidiş yolunda; yol açıcı ve zemin hazırlayıcı olarak işlev görmüştür. Bir anlamda mücadele ettiği iktidarın yedek değneği olmuştur. İktidarın yaratmış olduğu rant alanlarından bireysel ya da cemaat ilişkisi içinde faydalanmayı ‘konjonktürel’ olarak daha doğru bulmuştur. Sol, halkın parası diyerek sağ iktidarların halkın parası ile kendi hedefinde projeler üretirken, sol o projelerin camekanında yer almış ve o projelerden arta kalan kırpıntılar ile kendisini mutlu sanal azınlık görme eğilimi içinde olmuştur. Halktan uzak, halk için çalışan sol!
Bu ülkede solcu olmak bir anlamda hep muhalefet kalacağını peşinen kabul etmek anlamındadır. İktidar hedefli ve kitlesel olma yolunda önemli bir çalışma içinde olmak yerine, var olan geleneksel oy ve gelir içinde yaşamayı kabul edip onun gereklerine uygun olarak davranma alışkanlığı olarak kendisini göstermektedir. 
Sol, büyümek ve iktidara gelmek gibi bir hedefi yoktur. O yüzden hep sorunların altına elini koymak yerine, iktidarın yaratmış olduğu fırtınada düşen taşı toprak ile buluşmasını engellemek için elini taşın altına atmak şeklinde olmuştur. Eline düşen taşı da gerektiği gibi kullanamadan elinden çok çabuk düşürüp, iktidarın yarattığı rant alanlarından kendi payını almak için sıraya girmiştir. 
12 Eylül rejim daha doğrusu 24 Ocak kararları sağı da solu da bir hücreye almış, kaynaştırmıştır. Bu kaynaşmadan ortak bir hareket/ değer ortaya çıkmıştır, o da rant peşinde koşmak.
 Değerlerin yerini rant almış ve eski değerleri ranta dönüştürme çabası içinde olmuştur. Bunun en iyi örneğini bugün yandaş medyada kalem oynatanlardır. Onlar sadece bir sonuçtur, o sonucu yaratan düşünce 24 Ocak kararları ve “her koyunun kendi bacağından asılacağına” inançtır! 
Sol, uzun zamandır inandırıcı değildir, inandırıcı olması için bazı şeylerde tutarlı olmaları gereklidir.
Sol, sol içinde çatışmanın da en üst boyutta yaşadığı yıllar yakın tarihimiz içinde ve son otuz yılın karanlık sayfalarında durmaktadır. Devrim için yola çıkanlar, ortada devrimci bir durum ve kitlesel bir konumda olmadıkları halde, dünyayı kendi eksenlerinde algıladıklarından olsa gerek, kendi yarattıkları gerçeklikler içinde etraflarının düşman ile çevrili olduğu, kendilerini bitirmek için her türlü saldırı yaptıkları, en yakını yoldaşı, akrabasının dahi güvenilir olmadığı, aciz ve zayıf yönlerini düşmanın kullanıp kendilerine karşı silah olarak kullanacağını düşüncesi içinde, bir çok sol örgüt, kendi içinde ajan suçlaması adı altında infaz yapmıştır. Bu ölümler başka açıdan da okunabilir, örgüt içi iktidar kavgası. Bu iktidar kavgasının temeli ise Sovyet Devrimi içinde yaşananlardan miras almıştır. Devrim kendi çocuklarını yemiştir, bizde devrim yapmadan kendi çocuklarını yemiştir. Bugün geçmişin o karanlık sayfalarına baktığımızda o ölümlerin aslında boşuna olduğu ve örgüt için daha sıkı ilişkiler ve korkuyu yaymaktan başka işlevi olmadığı çıplak olarak ortadadır. Öldürenlerin hangisi MİT, CIA ajanıdır? Bu ölümlerin temelinde örgütün paradigmasını bulmak zor değildir. “Zamana uygundur, konjonktür onu getirdiği için olmuştur!” bunu da Marks’a dayandırarak söylebiliriz; “tarih öyledir çünkü o şartlar altında başka türlü olması mümkün değildir.” Ama başka türlü olan sol yapılar da o dönemde mevcuttur. Demek ki solun tarihi homojen değil, karmaşıktır, o karmaşa içinde kimin sol’da kimin sağ’da durduğunu tam olarak söyleyemeyiz, çünkü zemin artık Ortadoğu ülkesinin zemini olmuştur, siyasetin zemini çöl kumları ile dolmuştur, sürekli müttefik ve yeni düşman yaratılır, düşmanlar yeni ittifaklar içinde olabilir. 
İç çatışma, bunun sonucu ölümler elbette solun inandırıcılığını ve ne için mücadele ettiği konusunda kafalarda sorular oluşturmuştur. Bu yaşadığımız dönemden daha iyi, daha özgür yaşamayacaksam, kendimi daha rahat ve özgür ifade edemeyeceksem neden sol adına mücadele edeyim ki? 
Sol yeniden inandırıcı olabilmesi, yani kitleselleşebilmesi için; iktidar hedefli, daha özgür bir dünyanın nüvelerini kendi yapısı içinde oluşturan, yoldaşına güvenen, merkezi yapıyı sorgulayan ve gerek gördüğünde onu değiştiren bir yapı oluşturulmalıdır. 
Sol, ölene kadar liderlerin yönettiği bir özgürlük alanı değildir. 
İktidar hangisi olursa olsun benim iyiliğimi düşünüyorsa, orada özgürlük yoktur. Ben kendi sorunlarıma sahip çıkabileceğim, söz, yeki karar mekanizmasında olabildiğim her yapı soldur. Diğer anlamda parası olanın siyaset yaptığı, gücü eline geçirenin gücünü kaybetmemek adına en yakınındakine ajan, provokatör diye sıfatlar taktığı yapılar sağın bir taklidi olmaktan öteye geçmez ve sağın iktidarında her zaman sağın yedek değneği olma özelliğini koruyacaktır. 
Örgütsel yapısını sağın yedek değneği gibi kuranların iktidar hedefi gerçeklikten uzaktır. Tesadüfen çıktıkları iktidarı da ellerinde bulundurabilecek ne birikimleri olur ne de yetenekleri, çünkü onlar bütün yapılarını yedek değnek üzerine kurmuştur!
Sol geçmiş birikimi ile sağlıklı bir şekilde yeniden yüzleşerek, 24 Ocak kararlarının açmış olduğu yıpranmayı ve algı anlayışını ortadan kaldırarak yeniden kendisini var edebilir, aksi halde sol bakış açısını liberal bakış açısı gölgesine alarak yeni bir sol dalganın oluşma ihtimalinin olmadığını yaşadığımız son otuz yıla bakarak söyleyebiliriz. 
Sol liberalizm sağın hizmetindedir, sağı destekler. Solu içten içe parçalara ve solun örgütlenmesi önünde görünmeyen duvarlar ve algılar oluşturur. Öncelikle sol, liberalizm gibi göreceli özgürlüğü savunanların özgürlük anlayışını teşhir etmeli, içinden temizlemedir. 
Yeni bir ülkeyi ancak sol kurabilir, o potansiyel ise geçmişinde yaratmış olduğu gerçek devrimci değerlerindedir. 
İsmail Cem Özkan

24 Eylül 2014 Çarşamba

Politika karmaşıktır!

Politika karmaşıktır!

Politika karmaşıktır, çünkü kimin çıkarı ne zaman nereden eseceği belli olmaz. Bir anda can ciğer, kuzu kavurma ilişkilerin yerini düşmanlık ilişkilerine bırakılabilinir. O yüzden politika kum üzerinde yapılıyorsa kimse yarın nasıl bir tavır içinde olacağını bilemez. Paradigmanın öteki adı politika olmuştur, çünkü çıkar her şey belirlemektedir.
Ortadoğu ülkesi olduğumuz günden bu yana ne sağ ne de solun belli ve sistematik takip edebildiği politika olmuştur, günlük ilişkiler ve iktidarın belirlediği gündem peşinde koşan, gerek olduğunda iktidarın yedek değneği olan, gerek görüldüğünde tam karşısında konumlanan politik çizgi izlenmiştir. Kısaca politika günlük çıkarların belirlediği kısa vadeli bir iş olmuştur, rant üzerinden geçinenlerin yaptığı bir alana kavuşmuştur.
İlkesiz, omurgasız, hedefi kısa tutup cebine daha çok para atma derdinde olanların oluşturmuş olduğu karagöz Hacivat oyununa artık bizler politika demeye başladık. İktidar daha uzun süre iktidarda kalarak hedefine tam varması için olanakların sunulduğu alan olmuştur. İktidarın bıraktığı artıktan beslenenlere ise muhalefetlik görevi verilmiş ve artıklar ile kendi küçük dünyalarının içinde büyük hedefler peşinde koşuyormuş izlenimi verilerek ayakta durmaya çalışmaktalar. 
Politika iç ve dış çizginin iç içe geçtiği bir süreçtir. Ülken iç dinamikleri olduğu gibi dış dinamiklerin çıkarlarına göre belirlendiği bizim gibi ülkelerde politikacı sadece delikten aşağıya bırakılana kadar popüler olabilen bir özne konumundadır. Delikten aşağıya bırakılmak demek, çıkarların o özne ile devam etmeyeceği anlamını taşır ve o özne istediği kadar geri dönme gayretleri içinde olsun, itibarı kaybolanın itibarı iade edilmez, çukurda çürümeye bırakılırken, geçmişte yapılan bir çok karanlık işlerde onun omzuna miras gibi eklenir. 
Ortadoğu politikası İran İslam Devrimi adı verilen aslında devrim olmayan bir sürecin sonucunda oluşturulmuş ve tamamı ile kapitalist sistemin çıkarlarına uygun konumlandırılmış bir politikalar bütünlüğüdür. Bu politikalar bütünlüğü içinde hiçbir zaman iktidar koltuğunu bırakmayacak gibi gözüken diktatörler yeni özneler ile yerleri değiştirmiş ve yeni çatışmaların ortamı hazırlanmıştır. Çatışma içinde kalan ve zamanını hayatta kalma mücadelesi içinde geçiren halkların, gelecek ve olayları bütün görme gibi ihtimalleri yoktur, çünkü ortada en önemli şey; hayatta kalabilme mücadelesi ve düşman olarak gördüğü güçler ile çatışmak ve askeri teknoloji olarak karşısından üstün olma refleksidir. Bütün kazançlarını yeni sermaye birikimi yaratma üstüne değil, var olanı silah satın alma üzerine kurarak, daha da fakirleşmesi ve zaman içinde tehdit konumundan uzaklaşmasıdır. Savaş içinde yaşayan devletlerin savaşma konusunda tecrübeleri arttığına inanç sadece illüzyondur, aslında ağır ağır yok olmakta olduklarını bilemezler. Irak – İran savaşında Irak’ın tamamı ile yok olması buna örnektir. Aynı şekilde Kuveyt!
Uzun süreli çatışma ortamları içten içe çürümenin ve istikrarsızlığın göstergesidir. İstikrarlı ve sistemli olarak yaşam kalitesinin yükselmesi savaş koşullarında olmaz. Olmuş olsaydı Avrupa savaşsız kalabilmek için her türlü arayış içinde olmazdı. 
Politika, savaşın olduğu ya da iç çatışmaların kirli savaş şeklinde devam ettiği koşullarda karmaşıktır, sürekli olarak çıkarlara uygun olacak şekilde gündem değiştirerek halkı aptallaştırma ve apolitik bir ortam hazırlamak için yapılan düzenleme olmazdı. 
Savaşan ülkenin halkı aptallaştırılmış ve sadece yaşama tutunabilmek için her şeyi mubah gören anlayışı meşrulaştırılmıştır. O ülkenin politikacıları birkaç liderin çıkarına uygun olarak belirlendiği, önceden seçilmişleri halka seçtirerek demokrasi varmış izlenimini yaratan illüzyondur ve illüzyon tamamı ile iç dinamiklerin çıkarlarının belirlediği bir şey değildir, kapitalist sistemin ve büyük biraderin çıkarlarına uygun konumlanmasıdır. Bu bir girdaptır ve bu girdaptan çıkış kolay değildir, çünkü sürekli yalan söylenerek doğru ve gerçek kavramı ortadan kaldırılıp, anlamsız tepkileri anlamı gibi algılanmasını sağlanmasıdır. 
Lider, her şeyi bilir ve görür!
Üçüncü dünya ülkelerinde ve savaşan ülkelerde liderler tanrılaştırılır ve o liderlere itibardan daha çok tapınılır. Lider için ölür, öldürür ve gözler önünde söylenen yalana inanılmaz. Çünkü her şey liderin yıpranması olarak algılanır ve gerçek ret edilir. Savaşın olduğu ülkede insanlar bir anlamda hipnoz edilmiştir, etrafında olan olayları görmez, görmek istemez. Savaşın olduğu ülkelerde sürekli yeni din ve yeni peygamberlerin olması tesadüfi değildir. Savaş, sürekli yeni kahramanlar yaratırken, milyonlarca insanın ölmesi ve derelerin kan ile dolmasının üstünü örter. “Bu vatan için kanım feda” derken, hipnoz edilmiş ya da öteki anlamda Hasan Sabbah’ın müridi olurlar. Liderler kaslarını doldururken, fedai kanı ile toprağı sulamakta, eline kan bulaştırarak bir masum vatandaşın kellesini kesmektedir. 
 Biz Ortadoğu ülkesiyiz, yukarıda anlattığım bir çok olumsuz durumu yaşamaktayız. Bu koşullar altında yeni bir savaş çığlığı yükselmekte ve kendi yarattıkları yeni düşmana karşı savaş seferleri yapılacaktır. 
Irak ve Suriye toprakları bir cetvel ile oluşturuldu. Şimdi o cetvel ile çizilen yerlerde halklar ve kadim toplumlar yeni bir karmaşanın ve girdabın içindeler. O halkların gelecek perspektifi yoktur. Bir an topraklarının efendisi iken, ertesi gün köle pazarında satılan bir mal olabiliyorlar. Savaş, yeni efendiler yaratırken, eski efendileri de ve kültürleri de yok etmektedir, hiç yaşanmamış saymaktadır. 
ISİD denen örgüt birden ortaya çıkarılmış, üç ülkenin gayretleri ve çıkarları ile ortaya yeni güç olarak sürülürken, var olan tüm dengeler yeni bir konumlanması istenmiştir. ISİD olayından en çok karlı çıkan ülke kurumları elbette ortadadır. KDP gerekli olan silah ve savaş teknolojisini bu örgütün yaratmış olduğu tehdit ile kavuşmuş… MİT, pazarlık masasında elini daha da güçlendiren ve pazarlık konusu olan oluşumu ortadan kaldırmak veya gücünü zayıflatarak güçlü elini daha da güçlendirmiştir. “Açılım” için var olan pürüzler temizlenme işinde kısa vadeli başarılı olmuştur. Kendi ülkesinde Şii’ler ile başı belada olan ve onlara korkuyu aşılamak için Katar Emirliği kendi koltuğunu güçlendirmiştir. Gerek görürse ISİD militanlarını kendi çıkarı ve iktidarı için Şii’lere karşı kullanabilecek yeni piyonudur. Elbette bütün bunların arkasında ki lojistik ve ideolojik güç ortadadır, saklamıyorlar kendilerini. 
ISİD kontrollü olarak yaratılmış ve kontrol güç olarak ortada olmasına rağmen, birden sanki kontrol dışı ve elinde ağır silahlar olan yapı olarak gösterilmeye başlanmıştır. Elbette bunda enerji politikası ve Ortadoğu’nun yeni konumlandırılması belirli olmuştur. Bu yeni konumda Amerika ve diğer silah üreten ülkeler çıkarlarına uygun şekilde konumlanmış ve içte oluşan krizi yönetmek için bir araç olarak savaşı kullanacaktır. 
Amerika Türkiye el ele IŞİD karşıtı bir askeri operasyona başlamışlar ya da başlayacaklar... Türkiye toprağından gerek görülürse askeri birlikler Suriye ve Irak içine doğru sefer yapacak... Şimdi bu savaşa kimler karşı olacak, kimler sessiz kalacak, kimler karşı gelecek? 
Politika karmaşıktır, bunu karmaşık yapan çıkarlardır.
Bir yanda 7. yüzyılda yaşayan bir örgüt, elinde modern küçük silah ve bıçak. Diğer yanda modern ordular… 
Vatan için savaşmayan iki askeri kanat... 
Yurtseverlik yok, ...
Ölenler ama oranın kadim kültürü ve halkları... 
İki silahlı güç arasında kalan halklar... 
Cephe gerisi Türkiye... 
Cephe gerisinde her iki tarafın silahlı gücü... 
Komplolar, suikastlar, sokak gösterileri, polisin izleyeceği kahramanlar için yürüyüşler... 
Bu savaşta nerede duracaksınız?
Savaşa hayır mı diyeceksiniz?
ISİD gitsin de nasıl giderse gitsin mi diyeceksiniz?
Kürt devleti kuruluyor, birleşik ordu oluyor, bu yüzden göz yumalım mı diyeceksiniz? 
Irak işgalinde olduğu gibi barış diye mi bağıracaksınız?
Merak ediyorum, şimdi duruş noktanız ve bakış açınız nerede, yoksa sizde illüzyona inanıp, her türlü yalana gerçek diye mi bakacaksınız?
Kısaca tekrarlayayım politika karmaşıktır!
İsmail Cem Özkan

18 Eylül 2014 Perşembe

Irkçılık!

Irkçılık!

Çocuklarımız ırkçı kültürü ile yetişiyor, gelecekleri ırkçılık çatışması içinde geçecek korkusu içindeyiz. Irkçılık; katliam, soykırım demektir, toprağın kan ile sulanıp, sonra kan ile sulanan toprağa methiyeler düzmektir. “Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”
Türkçede ırkçı o kadar kelime ve cümle var ki, istediğin kadar sakın çocuğunu bir yerde ırkçı söylem ile yüzleşiyor. Ermeni tohumu, Rum dölü derken Çingenelere, Abdallara ve “mum söndü” sözlerine kadar her yerde ırkçılık besleniyor, devlet eli ile geliştiriliyor. Efelik yapacağım diyen ‘yeni Türkiye’nin’ cumhurbaşkanı var ki her sözü ırkçıları kışkırtmakla kalmıyor, yeni cümleler ile yeni bir ırkçı dalgayı da besliyor. 
Bir yandan Kürt açılımı öte yandan cepheleşme... çok kültürlü bir açılım yapılacağı farz edilirken, tek bayrak, tek dil, tek mezhep, tek tek sözler bu açılımın kara bir delik konumuna dönüştürüyor, çünkü hayaller, gelecek projeleri açılımın çatışmazlık ortamında eritiliyor yok ediliyor. Bu siyaset gündemde kaldığı sürece köşe başında ırkçı nutuk atanda olur, Kaş’da olduğu gibi “sen pis Kürtsün” denilerek dövülerek öldüren genç de... 
Eğitim, benim düşünce yapıma göre devletin en önemli ırkçılığı beslediği ve çocukların hayallerinin çalındığı yerdir. Okullarda ırkçılık temelden öğretiliyor, “bu vatan için canım feda” derken, düşman kim, kime karşı savaşacaksın sözü muğlak bırakılarak öteki her hangi biri potansiyel kurban olabiliyor... çoğu zaman kurbanlardan devşirme yeniçeriler ile gelecek zaman diliminin savaşçıları yetiştiriliyor. Osmanlıda olduğu gibi ailelerden zorla çocuk alınmıyor, okula zor ile götürülerek zaten çocuklar ailelerden uzaklaştırılıyor. Zorunlu din eğitimi, alevi çocukları devşirmek amacıyla kullanılan bir araç olmayı sürdürüyor. Her yere cami inşaatı ile Müslüman ülke olduğumuz yalanı sürekli ve günde beş defa minarelerden haykırılıyor. Bir ülkede bir dini görüşten çoğunluk olması, o ülkenin o dinden olduğu anlamına gelmez, aksine diğer dinler ve mezhepler ile ortak yaşadığı bir coğrafyadan bahsedebiliriz. Türkiye zor ile Sünni, Hanefi çoğunluk yaratmak için kuruluşundan hatta Osmanlı ve daha öncesi Anadolu Selçuklu döneminden bu yana uygulanan devlet politikasında ısrar etmektedir. O kadar ısrarlı politika yapmasına rağmen başarılı olmayanlar, yeni devşirme yöntemi eğitim ile başarmanın yollarını aramaktadır. Her okul imam hatip yapıldı ve hala bazı saf vatandaşlarımız "okuluma dokunma" kampanyaları yapmaktadır. Hangi okul olursa olsun, hepsi aynı politikanın üründür, asimilasyon politikasının bir parçasıdır. Kötünün, kötüsüne razı olmak durumu, eğitime bütçe isteyenlerin ne kadar aptallaştırıldığını ortaya koymaktadır. İmam Hatip Lisesi yerine Anadolu Lisesi istemek aptallıktan başka bir şey değildir, çünkü bütün okullarda din zorunludur, din dersi zorunlu olduğu yerde Alevi çocuklarına uygulanan asimilasyon politikasının devamı anlamına gelmektedir. 
Ulus sınırları içinde olan ve sınıf kavgasını ulusal gören her anlayışın içinde ırkçılık tohumu vardır ve fırsat bulduğunda büyüyebilir. Bugün kendisini ulusal devrimci görenlerin hemen hemen hepsinde altını biraz kazıyın ‘national socialism’ görülebilinir. Bu sadece ulusal olduğunu söyleyen çevre ile sınırlı değildir, en yakınınızda dahi görme ihtimaliniz yüksektir... 
Kültürsüzleşen, omurgasızlaşan bir toplumda bugün ırkçı olan, çıkarına uygun olduğunda birden Kürt dostu olur, gider Kürt bölgesinde tüccar dahi olabilir. Çıkarlar ırkçılığı beslerken, öte yandan ırkçılığı da bir satılacak mal karşılığında rafa kaldırabilir. 
Irkçılığın temelinde homojen toplum ve ulusal sermaye birikimi düşüncesi yatmıyor mu? Homojen toplum yaratma ve kirli olarak gördüğü diğerlerini ortadan kaldırma üzerine düşünce yapısı ve örgütlenmesi kuruludur... Dini ırkçılık en güzel örneğini ISİD içinde görmüyor muyuz? Türk ırkçılığı, henüz gelişim aşamasında olan Kürt ırkçılığı, Yunan ırkçılığı, Bulgar ırkçılığı hepsini ortak kılan ve ırkçı birlikleri meydana getiren düşünce temelinde hükmettikleri bölgede ari, temiz, homojen bir toplum olması ve diğerleri ile ittifak yapısını üzerine kurulu olmasıdır. Avrupa ırkçılığı işte bu temelde yeni düşman kategorisi İslam ve Asya göçmenleri üzerine oturtmuştur. 
Ortadoğu’da Arapları öldüren Yahudi ırkçısı Fransa’da Avrupa / Fransız faşistlerinin saldırılarına karşı Araplarla işbirliği yapmak zorundadır. Ülkesinde ırkçı, yurt dışında ırkçı karşıtı bir konumda olabiliyor. Türkiye’de ırkçı Avrupa’da sosyal demokrat olmaları gibi... Diğer yandan kapitalist düşünce içinde ırkçı karşıtı söylem ticareti artırın, ortada ırkçı kalmaz. o yüzden ticaret alanları serbest bölge olsun söylemini geliştirdiler ama o da ırkçılık yok etmediği gibi zayıflayan ve yok olamaya yüz tutmuş ulusal kapitalistler tarafından global firmaları boykot ve onlara yapmış oldukları eylemler ile alttan alta bu yeni ırkçı dalgayı besliyorlar... 
Irkçılık ile mücadele etmek demek, nasıl bir gelecek arzulandığı ile orantılıdır. Gelecek “bir arada yaşama” yerine tek düşünce doğruluğu üzerinde kurgulandığı an ırkçılık bataklığına düşmek ve her hangi bir çamur içinde bocalamayı getirebilir. 
Irkçılığı ortadan kaldıran bana göre en önemli politika işçi sınıfının vatanı tüm dünya olduğu ve sınıf iktidarını ve politikasını savunmaktan geçiyor. 
Irkçı olmayı ortadan kaldırmanın birinci koşulu dilde ırkçılığı besleyen cümleleri temizlemek,  Türk işçisi yerine işçi demek, çünkü işçinin Türkü Kürdü olmaz, olduğunu savunmak işte Hitler gibi bir sosyalisti ortaya çıkarır... 
Emeğine geçinenlerin alın terinin rengi yoktur, üretim kademesinde olanların hepsi işçidir ve eşittir... 
Irkçılık ile mücadele etmenin birincil koşulu, çok kültürlü toplumu savunmak ve bir arada yaşamı savunmaktan geçiyor. Gezi Direnişi, yakın tarihimiz içinde ırkçılara karşı atılan en önemli tokattır. Oradan öğrendiğimiz bir çok şeyi, çok kısa süre içinde ve iç içe yaşadık. Gezi Direnişi içinde başardıklarımızı gelecek toplumu içinde rahatlıkla başarabiliriz. 
Mücadele ortak olmalıdır.
İsmail Cem Özkan