Sorular kirletilmeden yanıtlanabilir mi?
Ercan Ayaz Berlin’de arkadaşım, onun ile telefon ile her konudan konuşuruz, sohbetlerimizde kafamızdaki soruları karşılıklı sorarız. O konuşmalardan birinde kafasına takılan soruyu dillendirdi. Soruyu ortaya çıkaran Fenerbahçe TV’de yapılan bir program. O programda ‘Kurtuluş Savaşı’ sırasında, İngiliz askerlerin Fenerbahçe kulübünün binasını basmaları ve silah aramaları anlatılır. Fakat ne tesadüftür ki, İngilizler silahları bulamazlar. O dönemde İstanbul, silahların Ankara’ya doğru yolun başlangıcı sayılır. İstanbul’da silah fabrikası olmadığına göre, silahlar neden İstanbul’a gelir ve oradan Ankara’ya doğru yol alır. Ankara’ya giden silahların yapım yerleri neresidir?
Bizim beyinlerimizin soracağı soru değildir, çünkü bize soru sormayı eğitime başladığımız gün unutturdular. Beyinlerimiz eğitim adı verilen bombaların altında yok edildi ya da kirletildi. Eğitim, savaş olmadan kitleri yönetmek için kullanılan en büyük silahtır. Bu silah sayesinde, ulus devletin istediği bireyler yaratıldı ve ona uygun olarak geçmiş yaratıldı. Resmi tarih, insanlık tarihi içinde uzun bir süreyi kaplar. Bize öğretilen tarih, yönetenlerin ve galiplerin tarihidir. Ezilenlerin ve yok olanların tarihi arkeoloji bilimi içinde, yeniden yazılmak keşfedilmeyi bekliyor. Arkeolojik çalışmalarda eğer resmi tarihe uygun değilse yeni bulunan veriler, yok edilir ya da üstlerindeki toprak kaldırılmaz!
Beyinlerin kirletilmesi, adı konmamış savaşın sonucudur. Savaş yaşamın her anında var olduğunu, kirlenen beyinler ve biçimlendirilen beyinler ile görmekteyiz. Çıkarlar uygun geldiğinde, düşmanlar bir anda kardeş olabilmekte, kardeşler ise düşman olarak birbirine kırdırılmaktadır. Eskiden, devletlerin çıkarları ve ulusların çıkarları öndeyken, günümüzde firmaların çıkarları daha öne geçmiştir. Firmaların çıkarları yönünde beslenme alışkanlıklarımız ya da sağlığa bakışımız bir anda değişmektedir. Sağlık bir sektör olması uzun bir zamanı almaz, çünkü sosyal devlet henüz kırpıntıda olsa yaşmaya çalışırken, serbest piyasa koşularının sağlık alanına yansıması ile sağlığa bakış açımız değişmiştir. İlaç firmaların çıkarları yönünde insanların yaşamaları veya ölmeleri belirlenebilmektedir. Gerektiğinde ilaç firması çıkarları yönünde, bazı hastalıklar abartılarak, o ilacın depolarda durması önlenebilmektedir. Ya da piyasa yaratılarak o ihtiyaca yönelik ilaçlar üretilmektedir.
Soru sormayı bizler unuttuk, çünkü soru sormak için o konuda bilgi sahibi olmamız gereklidir. Bilgi sahibi olmadan kanı sahibi olduk. Her konuda bir önyargımızın olması, her konu hakkında bilgi kırpıntıların altında ezildiğimizden, bir bomba sonrası kalan ortamdan daha karmaşık ve kaotik bir durumda kalmaktayız. Bu karmaşık durum sonucunda, sağlıklı bireylerin olmaması ve çağdaş hastalıkların birçoğunun kökünün psikolojik olması tesadüfi değildir. Bu sorunların temelinde beyin kirlenmesi yatmaktadır. Yetişkin birey, çocuklara göre daha çok şeyden korkmaktadır ve cesareti yoktur!
Yazının başında sorduğumuz soruya doğru gidersek, neden silah İstanbul’dan Ankara’ya doğru kaçırıldı? Silahlar neden, örneğin; Sinop ya da Trabzon’dan veya başa bir yerden gelmezde, İstanbul’dan gelir?
İstanbul, İngiliz işgali altındadır. Her tarafta onların casusları ve savaş gemileri ile çevrilidir. Onlardan habersiz kuş uçmaz. İşgalden önce saray açıklarında savaş gemileri koşullanmıştır. İngilizler, İstanbul’a yabancı değildir. Daha önce gelmiş ve yerleşmişlerdir. İşgal öncesi de sarayların önlerinde İngiliz bayraklı gemiler durmaktadır. Onların mutlak olarak kontrol ettikleri boğazda, belirli bir noktadan silahlar gider. Gören gözler, nasıl olurda bu silahların hareketini göremez? Silahların hareketi çok önemlidir, silah demek, kara paranın hareket etmesi anlamına gelir. Ordular, ülkeleri için en büyük tehlikeyi kara para olarak görürler. Eğer kara parayı kontrol edebilirseniz, ülkeyi istediğinizi gibi kontrol edebilir ve yönetebilirsiniz. O dönemde, kara parayı kontrol edebilecek bir düzeyde yapılanma geliştiren ve gerekirse kara para yaratan İngiliz egemenliği altında, bu silahlar belirli rotayı takip ederler ve neden bu silahların büyük bir bölümü Ankara yoluna düşer?
Bu sorular eğer kirletilemeden yanıtlanırsa, acaba nasıl bir sonuca ulaşırız? Bugün tartışılan Kerkük sorunu ya da sınırların çizilmesi konularına, yeni bilgiler ışığı altında nasıl bakardık?
Beyinlerde yaratılan tahribatın büyüklüğünü acaba nasıl öğrenebiliriz?
26 Temmuz 2009 Pazar
21 Temmuz 2009 Salı
Ağlayanlar ittifakı…
Ağlayanlar ittifakı…
12 Eylül öncesi ağlayan çocuk modası yoktu, kimse evine, dükkanına ağlayan çocuk resmi asmazdı. 12 Eylül ile birlikte ağlayan çocuk resmi günlük yaşantımıza ‘sızdı’!
12 Eylül, ağlayanlara yol açmıştı, sol ile mücadele ağlamak ile olacağına kanaat getirmişlerdi. Ülkemizi karakol görenler, var olan ekonomik yapı değişimini istemişti. İleri karakolda düzenleme yapılıyordu.
Önceleri ağlayan çocuk sembolü ortada pek gözükmedi, paşa eli öpmek için randevu beklendi ama randevu alındıktan sonra gündemden düşmeyen bir büyüme ile karşılaştık. Suudi destekli sermayeye o yıllarda kapılar açılmıştı. Faizsiz yaşam hayata geçiyordu. Yeni yaşam, bu yeni ekonomik düzen içinde yerini alıyordu.
Yeni yaşam, hayatın her alanında değişimi de beraberinde getiriyordu. Böyle gelmiş, böyle gitmeyecek günleri başlamıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu değişim her alanda olmaya başlamıştı. Küfür romanları hangi yönde olacağının ilk habercileriydi. Geçmişin muhasebesini yapmak adına küfürler ediliyordu, küfür ettikleri nasıl olsa ses çıkaramazlardı. Ülke demir parmaklıklar ile örülüyordu. İşkence altında olanlar, kendisine küfür edildiğini düşünecek durumda değildi. Onlar savunmalarında ‘işkenceyi durdurun!’ diye söze başlıyorlardı.
Ağlayan çocuk resimleri ülke saffında yayılıyor, arabesk müzik en güzel yıllarını yaşıyordu. Arabesk filmler ile, yeni idoller ortaya çıkıyordu. Bankerler batıyor, yastık altında para havaya uçuyordu. Bankalar buharlaşıyor, yenileri kuruluyordu. Adları hiç duyulmayanlar bir anda isim duyurur oldu, yeni zenginler ülke kültürüne uygundu. 71’indeki delikanlı, mankenler ile hayatlarını birleştiriyordu. Mankenler hayatımıza girdi. Mankenlerden önce özel TV kanalar başbakanın oğlu aracılığı ile hayatımıza göz kırpıyordu. Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz derken, kalbura çevirmişti ama anayasanın ruhunu yaşatıyordu. Ruhu yaşatmak ve beslemek onun inancı içinde vardı.
Ağlayan çocuk resimleri yaygınlaşıyordu, yeni yaşamda kendisini her alanda hissettiriyordu. Camiler artıyor, kuran kursları mantar gibi her binanın altında mescitlerde açılıyordu. Kuran adı altında başka şeyler öğretiliyordu ama kim sorgulayabilirdi ki, yeni düzen bunu sorgulamayı değil, uymayı öğütlüyordu. Aynı kitaba inanıyoruz diyen general, binlerin karşısında ağlayan çocuk propagandasını yapıyordu. Kemalettin Tuğcu çocuğu hayatta kendine yer açıyordu. TV dizileri ile her eve giriyordu. Ekonomik olarak büyüyen hizmet sektörü gelişiyordu. Hizmette sınır yoktu. Huzurun adresi verilmeye başlanmıştı. Hizmet sektörü, huzur için her mahallede farklı bir şekilde örgütleniyordu!
Hizmet sektörünün büyümesi yeni iktidarında rengini belirliyordu. Hacivat - Karagöz tartışmaları ekranlar önünde başlaması tesadüfi değildir. Önce, ‘köprüyü sattıracağım sattırmayacağım!’ diye başladı, bugün satılmadık ne kaldı? Özneler değişmiş ama roller aynen uygulanmaya devam ediyordu…
Ağlayan adamlar geldikleri köklerde farklıydı. Biri Almanya milli görüş gömleğini giymekten geliyordu, o gömleği çıkarıp çıkarmadığını bilmiyoruz ama görünüm ile bugün nur cemaatinin ağlayan hoca efendisin görüntüsünü çizmektedir. Ağlayan çocuk, işte bu nur cemaatinin ağlayan hoca efendisidir. Hoca efendi ‘en çok karşı olduğu’ bir ülkenin topraklarında yaşamaktadır. Orada sağlığına kavuşurken, hizmet sektöründeki büyümesi de önlenemeyecek düzeyde gelişmektedir.
Hoca efendi, göz yaşının ne zaman bırakacağı belli olmaz. Cemaat önünde olduğu an, bir bahane bulur ve göz yaşarını bırakır. Sonra o gözyaşlarına bir sebep yaratır. Derinden bir ağlaması vardır. Ne konuştuğu önemli değildir, onun ağlamasıdır. Ağlayan çocuk görüntüsü onun ile değişime uğramıştır, arabeskleşmiştir ama çağına uygundur. Ellerini öptüğü generalleri, şimdi mahkum edecek organizasyonlar içinde yer almaktan çekinmemektedir, çünkü el öpen, el öptüren konuma gelmiştir.
Hoca efendi kendisini büyüten geliştiren generalleri bir hizaya almak ve kontrol etmek istemektedir, çünkü iktidarını ve bugünkü seviyesini korumak istemektedir. Bilmektedir ki, verilen roller geri alınabilinir. Geri alınmasını engelleyebilmek için, demokrasi adına yeni rolünü göz yaşları içinde oymaktadır. Bugün iktidarda bir gözyaşı koalisyonu vardır. Kaybettiği yere gidip, sizler beni ağlatıyorsunuz, çünkü amacımız yönünde çalışmadınız. Sadece konuştunuz diyerek azarlayabilmektedir. Gözyaşları ile kurulan koalisyon bugün yeni bir düzen vermek ile uğraşmaktadır. Bu düzeninde alt yapısı uzun süredir zaten yerine getirilmektedir.
12 Eylül öncesi ağlayan çocuk modası yoktu, kimse evine, dükkanına ağlayan çocuk resmi asmazdı. 12 Eylül ile birlikte ağlayan çocuk resmi günlük yaşantımıza ‘sızdı’!
12 Eylül, ağlayanlara yol açmıştı, sol ile mücadele ağlamak ile olacağına kanaat getirmişlerdi. Ülkemizi karakol görenler, var olan ekonomik yapı değişimini istemişti. İleri karakolda düzenleme yapılıyordu.
Önceleri ağlayan çocuk sembolü ortada pek gözükmedi, paşa eli öpmek için randevu beklendi ama randevu alındıktan sonra gündemden düşmeyen bir büyüme ile karşılaştık. Suudi destekli sermayeye o yıllarda kapılar açılmıştı. Faizsiz yaşam hayata geçiyordu. Yeni yaşam, bu yeni ekonomik düzen içinde yerini alıyordu.
Yeni yaşam, hayatın her alanında değişimi de beraberinde getiriyordu. Böyle gelmiş, böyle gitmeyecek günleri başlamıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu değişim her alanda olmaya başlamıştı. Küfür romanları hangi yönde olacağının ilk habercileriydi. Geçmişin muhasebesini yapmak adına küfürler ediliyordu, küfür ettikleri nasıl olsa ses çıkaramazlardı. Ülke demir parmaklıklar ile örülüyordu. İşkence altında olanlar, kendisine küfür edildiğini düşünecek durumda değildi. Onlar savunmalarında ‘işkenceyi durdurun!’ diye söze başlıyorlardı.
Ağlayan çocuk resimleri ülke saffında yayılıyor, arabesk müzik en güzel yıllarını yaşıyordu. Arabesk filmler ile, yeni idoller ortaya çıkıyordu. Bankerler batıyor, yastık altında para havaya uçuyordu. Bankalar buharlaşıyor, yenileri kuruluyordu. Adları hiç duyulmayanlar bir anda isim duyurur oldu, yeni zenginler ülke kültürüne uygundu. 71’indeki delikanlı, mankenler ile hayatlarını birleştiriyordu. Mankenler hayatımıza girdi. Mankenlerden önce özel TV kanalar başbakanın oğlu aracılığı ile hayatımıza göz kırpıyordu. Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz derken, kalbura çevirmişti ama anayasanın ruhunu yaşatıyordu. Ruhu yaşatmak ve beslemek onun inancı içinde vardı.
Ağlayan çocuk resimleri yaygınlaşıyordu, yeni yaşamda kendisini her alanda hissettiriyordu. Camiler artıyor, kuran kursları mantar gibi her binanın altında mescitlerde açılıyordu. Kuran adı altında başka şeyler öğretiliyordu ama kim sorgulayabilirdi ki, yeni düzen bunu sorgulamayı değil, uymayı öğütlüyordu. Aynı kitaba inanıyoruz diyen general, binlerin karşısında ağlayan çocuk propagandasını yapıyordu. Kemalettin Tuğcu çocuğu hayatta kendine yer açıyordu. TV dizileri ile her eve giriyordu. Ekonomik olarak büyüyen hizmet sektörü gelişiyordu. Hizmette sınır yoktu. Huzurun adresi verilmeye başlanmıştı. Hizmet sektörü, huzur için her mahallede farklı bir şekilde örgütleniyordu!
Hizmet sektörünün büyümesi yeni iktidarında rengini belirliyordu. Hacivat - Karagöz tartışmaları ekranlar önünde başlaması tesadüfi değildir. Önce, ‘köprüyü sattıracağım sattırmayacağım!’ diye başladı, bugün satılmadık ne kaldı? Özneler değişmiş ama roller aynen uygulanmaya devam ediyordu…
Ağlayan adamlar geldikleri köklerde farklıydı. Biri Almanya milli görüş gömleğini giymekten geliyordu, o gömleği çıkarıp çıkarmadığını bilmiyoruz ama görünüm ile bugün nur cemaatinin ağlayan hoca efendisin görüntüsünü çizmektedir. Ağlayan çocuk, işte bu nur cemaatinin ağlayan hoca efendisidir. Hoca efendi ‘en çok karşı olduğu’ bir ülkenin topraklarında yaşamaktadır. Orada sağlığına kavuşurken, hizmet sektöründeki büyümesi de önlenemeyecek düzeyde gelişmektedir.
Hoca efendi, göz yaşının ne zaman bırakacağı belli olmaz. Cemaat önünde olduğu an, bir bahane bulur ve göz yaşarını bırakır. Sonra o gözyaşlarına bir sebep yaratır. Derinden bir ağlaması vardır. Ne konuştuğu önemli değildir, onun ağlamasıdır. Ağlayan çocuk görüntüsü onun ile değişime uğramıştır, arabeskleşmiştir ama çağına uygundur. Ellerini öptüğü generalleri, şimdi mahkum edecek organizasyonlar içinde yer almaktan çekinmemektedir, çünkü el öpen, el öptüren konuma gelmiştir.
Hoca efendi kendisini büyüten geliştiren generalleri bir hizaya almak ve kontrol etmek istemektedir, çünkü iktidarını ve bugünkü seviyesini korumak istemektedir. Bilmektedir ki, verilen roller geri alınabilinir. Geri alınmasını engelleyebilmek için, demokrasi adına yeni rolünü göz yaşları içinde oymaktadır. Bugün iktidarda bir gözyaşı koalisyonu vardır. Kaybettiği yere gidip, sizler beni ağlatıyorsunuz, çünkü amacımız yönünde çalışmadınız. Sadece konuştunuz diyerek azarlayabilmektedir. Gözyaşları ile kurulan koalisyon bugün yeni bir düzen vermek ile uğraşmaktadır. Bu düzeninde alt yapısı uzun süredir zaten yerine getirilmektedir.
19 Temmuz 2009 Pazar
Hadım!
Hadım!
Erbakan, ‘iktidara kanlı mı gelinecek, kansız mı’ derken, başka yerlere işaret gönderiyormuş. Bu işaretin dilini hadım nasıl yapılır sorusuna cevap ararken anladım!
Hadım, iki türlü oluyormuş, kanlı ya da kansız. Hadım yapan kişi hangisini biliyorsa onu uygularmış. Hadım yapılan kişi ise genelde, en fakir ve köle olmaya adaylar arasından, en yakışıklısı ve güçlüsü seçilirmiş. Ona bakan aşık olur ama o elinden bir şey gelmediği için sadece bakarmış!
Hadım edilmiş erkekler, genelde hareme alınırmış. Yani, iktidarın yatak odasına alınırmış. Devlet, bir süreliğine de olsa bu yatak odasından yönetilir. Geri dönülmez aşklar filan da bu yatak odasında olurmuş. Yatak odası aşklar, iktidarın boyuna bazen ip olurmuş. Bir başbakanın aşkı mahkeme tutanaklarına girdi yakın tarihimizde…
Hadım ağaları işte bu gelişmeleri görür ama konuşamazlarmış, çünkü onlar konuştuklarında, dinleyenler iri kıyım vücuttan bu kadar ince ses nasıl çıkar diye hayret içinde bakarlarmış, sonrada ellerinden olmadan gülerlermiş. Hadım ağaların anlattığı bütün gerçekler duyulur ama anlaşılmazmış. O yüzden haremin yabancı erkeği hadım edilerek, yatak odası dedikoduların dışarıya çıkarılması engellenirmiş. Bir de iktidar yatak odasından hanımın elden gitmesi engellenirmiş, çünkü o sayede ‘bak o kadar güçlüyüm ki, benden güçlü ve yakışıklı olanın erkekliğini elinden alırım’ diyerek iktidar sahibi gücünü gösterirmiş.
Hadım ağalığı o kadar önemli bir durum olmuş ki, koskoca imparatorlukta, başbakan bile atanmış. Hadım ağaların yönettiği imparatorluklarda kim kimi yönettiğini sormaya gerek var mıdır?
Hadım edilen erkekte bir takım değişiklikler olur. Ses incelir, kafa yapısında bozulma olur. Erkeğin erkeklik hormonun tamamı ile ortadan kalkmasıdır… Bu bireysel anlamda hadım olayıdır, bir de toplumlar hadım edilir. Bu durum günümüzde dahi geçerlidir.
Toplumun gür sesi, zaman içinde yok olmuştur. Sesi incelmiş ve hepten yok olmuştur. Kaderine karşılıksız boyun eğme vardır. Bütün gelişmelere karşı ses çıkarmaya bakar ama o kadar ince ses gelir ki, o güzel cüsseden bu ses nasıl gelir diyerek gülmeye başlar onu duyması gerekenler. Gülerler, çünkü duymak istemediklerini söylemektedir. O yüzden, duyması gerekenler istediklerini duyar, istediklerini hasır etmeyi öğrenmiştir.
Erbakan yıllar önce kansız mı, kanlı mı geliriz derken bir başka şeyi işaret etmiş olduğunu bugün yaşananlara bakarak anlamaktayım. Çünkü, toplum bu kadar zam karşısında yapmış olduğu tepkiler, hadım edilmiş erkek gibi duruyor. Erbakan, kendisi iktidara gelmemiş olmasına rağmen, fikirleri iktidardadır, iktidara ise nasıl geldiği ya da getirildiği ortadadır. Benim merak ettiğim, toplum ne zaman hadım edildiğidir?
Kansız bir hadım süreci yaşarken, neden toplum acı içinde çığlıklar atmadı, attı da yoksa o gürültü içinde kaçırdık mı? Hadım edilme olayı müthiş can acıtan bir şey olduğunu okudum. Tamam, şimdi anladım, toplum tam vücut anestezi uygulanmış olma ihtimali büyüktür. Bu anestezi hipnoz ile de olabilmektedir…
Siz hipnoz olmak için ne zaman bir nesneye dikkatli bakmıştınız? Bu nesne başörtüsü olmuş olmasın? Hani özgürlük sembolü olan! (sembollerde kişiden kişiye göre değişebilmektedir, kimine göre özgürlük, kimine göre kölelik sembolüdür) benim için ne anlam ifade ettiğini söylemeye gerek var mı?
Erbakan, ‘iktidara kanlı mı gelinecek, kansız mı’ derken, başka yerlere işaret gönderiyormuş. Bu işaretin dilini hadım nasıl yapılır sorusuna cevap ararken anladım!
Hadım, iki türlü oluyormuş, kanlı ya da kansız. Hadım yapan kişi hangisini biliyorsa onu uygularmış. Hadım yapılan kişi ise genelde, en fakir ve köle olmaya adaylar arasından, en yakışıklısı ve güçlüsü seçilirmiş. Ona bakan aşık olur ama o elinden bir şey gelmediği için sadece bakarmış!
Hadım edilmiş erkekler, genelde hareme alınırmış. Yani, iktidarın yatak odasına alınırmış. Devlet, bir süreliğine de olsa bu yatak odasından yönetilir. Geri dönülmez aşklar filan da bu yatak odasında olurmuş. Yatak odası aşklar, iktidarın boyuna bazen ip olurmuş. Bir başbakanın aşkı mahkeme tutanaklarına girdi yakın tarihimizde…
Hadım ağaları işte bu gelişmeleri görür ama konuşamazlarmış, çünkü onlar konuştuklarında, dinleyenler iri kıyım vücuttan bu kadar ince ses nasıl çıkar diye hayret içinde bakarlarmış, sonrada ellerinden olmadan gülerlermiş. Hadım ağaların anlattığı bütün gerçekler duyulur ama anlaşılmazmış. O yüzden haremin yabancı erkeği hadım edilerek, yatak odası dedikoduların dışarıya çıkarılması engellenirmiş. Bir de iktidar yatak odasından hanımın elden gitmesi engellenirmiş, çünkü o sayede ‘bak o kadar güçlüyüm ki, benden güçlü ve yakışıklı olanın erkekliğini elinden alırım’ diyerek iktidar sahibi gücünü gösterirmiş.
Hadım ağalığı o kadar önemli bir durum olmuş ki, koskoca imparatorlukta, başbakan bile atanmış. Hadım ağaların yönettiği imparatorluklarda kim kimi yönettiğini sormaya gerek var mıdır?
Hadım edilen erkekte bir takım değişiklikler olur. Ses incelir, kafa yapısında bozulma olur. Erkeğin erkeklik hormonun tamamı ile ortadan kalkmasıdır… Bu bireysel anlamda hadım olayıdır, bir de toplumlar hadım edilir. Bu durum günümüzde dahi geçerlidir.
Toplumun gür sesi, zaman içinde yok olmuştur. Sesi incelmiş ve hepten yok olmuştur. Kaderine karşılıksız boyun eğme vardır. Bütün gelişmelere karşı ses çıkarmaya bakar ama o kadar ince ses gelir ki, o güzel cüsseden bu ses nasıl gelir diyerek gülmeye başlar onu duyması gerekenler. Gülerler, çünkü duymak istemediklerini söylemektedir. O yüzden, duyması gerekenler istediklerini duyar, istediklerini hasır etmeyi öğrenmiştir.
Erbakan yıllar önce kansız mı, kanlı mı geliriz derken bir başka şeyi işaret etmiş olduğunu bugün yaşananlara bakarak anlamaktayım. Çünkü, toplum bu kadar zam karşısında yapmış olduğu tepkiler, hadım edilmiş erkek gibi duruyor. Erbakan, kendisi iktidara gelmemiş olmasına rağmen, fikirleri iktidardadır, iktidara ise nasıl geldiği ya da getirildiği ortadadır. Benim merak ettiğim, toplum ne zaman hadım edildiğidir?
Kansız bir hadım süreci yaşarken, neden toplum acı içinde çığlıklar atmadı, attı da yoksa o gürültü içinde kaçırdık mı? Hadım edilme olayı müthiş can acıtan bir şey olduğunu okudum. Tamam, şimdi anladım, toplum tam vücut anestezi uygulanmış olma ihtimali büyüktür. Bu anestezi hipnoz ile de olabilmektedir…
Siz hipnoz olmak için ne zaman bir nesneye dikkatli bakmıştınız? Bu nesne başörtüsü olmuş olmasın? Hani özgürlük sembolü olan! (sembollerde kişiden kişiye göre değişebilmektedir, kimine göre özgürlük, kimine göre kölelik sembolüdür) benim için ne anlam ifade ettiğini söylemeye gerek var mı?
17 Temmuz 2009 Cuma
Her şey bir gecede oldu!
Her şey bir gecede oldu!
12 Eylül’de bir gecede her şeyi düzelten askerler, ertesi gün duvarlar arkasında başlattığı korku cumhuriyetini hayata geçirmiştir. 12 Eylül öncesi ölen insan sayısı ile, devlet gözetim altında ölenlerin sayısını karşılaştırdığınızda korku ortaya hemen serilmektedir.
Askerler, yönetimi ele aldıklarında, onun korku cumhuriyetini yaratacak bordrolu çalışanları da hazırdı. Bir günde sessizliğe bürünen Türkiye, aslında sessizliğe değil, sessiz çığlığın içine düştüğünü yıllar içinde anlayacaktık. 12 Eylül, sadece birilerin çocuklarının işi değildi, o çocukların çocukları da vardı. O çocuklar kendi gelecekleri için her türlü görevi yerine getirmekten geri durmadılar.
Biz profesyoneliz ve görev neyse yaparız anlayışı sorgulanmalıdır.
12 Eylül öncesi oluşturulmuş, Derinlemesine Araştırma Laboratuarı (DAL), Ankara’da başka bir şekle bürünüyordu. Bugün DAL’dan geçmiş ama travmayı hala atlatamamış binlerce insan aramızda yaşamaya devam ediyorlar. DAL’ın yaratmış olduğu korku, o kadar etkili olmuştu ki, siyaset ile ilgilenmek, ülke sorunları üzerine düşünmek demek, DAL’a misafir olmak anlamına geliyordu. O dönemde DAL’a kimler misafir olmuştu, bir açıklansa nasıl bir manzara ile karşılaşırız?
12 Eylül sorgulanacaksa eğer, DAL ve DAL’da görev almış tüm bordolu ya da gönüllü çalışanların dosyaları açılmalıdır. DAL süreci içinde kaç kişi öldü, kaç kişi sakat kaldı?
Mamak, Diyarbakır, Metris 12 Eylül ile özdeşlemiş bir işkence yerleri olmuştur. Oraların yönetimi tamamı ile askeri bordrolular tarafından kontrol edilmekteydi. Yaşayan tanıkların anlatımları ile orada işkence ve eziyet gün ışığına çıkmıştır. Ortaya çıkmış olması orada görev yapanların ceza almış olduğu anlamına gelmemektedir.
12 Eylül işine geldiği gibi dokunulmazları kaldırmış, yine işine geldiği gibi geçici maddelerle dokunulmazlıklar yaratmıştır. Bugün gerçekten yüzleşmek isteniyorsa, dokunulmazlıklar koşulsuz olarak kaldırılmalıdır.
12 Eylül ülkeyi demir parmaklıkların gölgesi altında bırakan bir süreçtir. Karayollarında, boş arazilere bırakılan işkence görmüş vatandaşların cesetleri o dönemde ülkenin batı yakasında doğal karşılanıyordu. Zaman içinde bu görüntü doğuya kaymıştır. 12 Eylül ile uzmanlaşan profesyonel bordrolu çalışanlar yanında, öldürme konusunda uzmanlaşan profesyonellerde hayatımıza girmiştir. Koruculuk sistemi bu profesyonel çalışmanın ürünüdür. Para aldığı sürece hangi tarafta savaşacağına karar verir, işine gelmediği gün karşı tarafta savaşa girmekten çekinmezler!
Bu sistemi hayatımıza sokanlar, şimdi emekli olan askerler/ bürokratlar, gözyaşları içinde nasıl kahramanlık yarattıklarına dair söylemleri belirli kanallardan eksik olmuyor. O kahramanlar nasıl kurşunlar altında, az elemanla düşmana karşı savaştıklarını anlatmaktalar. O kahramanlık söylemi içinde her iki taraftan dökülen kanlar ve gözyaşlarından nedense bahsedilmez. Pislik yedirilen köylüler, köylerinden zorunlu göz ettirilenler, yakılan köyler, yakılan köylüler, gazete satan çocuklar, sınırdan öteki tarafa göç ettirilenler… nedense bu söylemler içinde olmaz! Uzaktan bakan biri olmuş olsaydınız görecektiniz gerçeği, çünkü ölen, göç eden, pislik yedirilen, ölüm kuyularında kemikleri yok olanlar, evlerin bodrumlarında mezarda duranlar, kurşunla ölen, satırla doğranan, elektrik ile yakılan tüm vatandaşlar bu ülkenin toprağının insanıdır. Ölende öldürende bizim canımız olduğu gözden düşürülür, bir düşmanlık ve kahramanlık söylemi ile haklar arasında düşmanlık tohumları ekilmeye çalışılır, zaman zaman da bu tohumlar değişik olaylarda boy vermiş ama büyümeden sönmüştür. Sorun çözüleceğine daha karmaşıklaşmış, bu sorundan nemalanan kesimde çoğalmıştır. Kara paranın ortaya çıkması ile doğal olarak paranın gücünün etkisi ile çözüm - çözümsüzlük olarak bugüne kadar gelmiştir.
O dönemlerde görev yapan tüm bordrolu görevlilerin mal varlıkları araştırılmış olsa, acaba nasıl bir sonuç ile karşılaşırız?
Emekli olan üst düzey askerler / bürokratlar belirli holdinglerde danışman olması nasıl açıklanır? O holdingler ile askeriye ya da devlet ile yapılan ihaleler arasında bir ilişki var mıdır?
Bütün bu olumsuzluklar elbette askeriyenin tek başına işi değildir. Asker yönetime el koydu da polis ne yaptı? Mahkemelerin hakimleri, savcıları gardiyanları, sosyal hizmet uzmanları… ne yaptı? Mahalle baskısını oluşturan, korkuyu benliğimizin her yerine dolduran medya ne yaptı? Baskı döneminde medyada çalışanların yazıları bugün okunmuş olsa acaba nasıl bir sonuç ile karşılaşırız? Bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kelimeleri kullanan ve kendisini barış elçisi görenler, o günlerde askerlere ne gibi methiye dizdikleri ortaya çıksa yüzleri kızarır mı?
Darbe yapmak suç, darbe yapmaya teşebbüs etmek soruşturma açılabilir, darbe yapanları pohpohlamak suç değil midir?
Medyada ve üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleri bir davayı demokrasi için önemli adım görenler, Susurluk Davasını küçümseyenler, nasıl oldu da Ergenekon savcısı gibi hüküm verir oldular? Onların yüzlerini Sivas Katliamı karşısındaki duruşları ile görebilirsiniz! Türbanı özgürlük simgesi olarak gören ve üniversitelerde özgürlüğü savunanlar, Sivas katilleri ile iyi ilişki içinde olmaları, onları bir gün dahi kınamamış olmaları tesadüfi midir?
12 Eylül’de bir gecede her şeyi düzelten askerler, ertesi gün duvarlar arkasında başlattığı korku cumhuriyetini hayata geçirmiştir. 12 Eylül öncesi ölen insan sayısı ile, devlet gözetim altında ölenlerin sayısını karşılaştırdığınızda korku ortaya hemen serilmektedir.
Askerler, yönetimi ele aldıklarında, onun korku cumhuriyetini yaratacak bordrolu çalışanları da hazırdı. Bir günde sessizliğe bürünen Türkiye, aslında sessizliğe değil, sessiz çığlığın içine düştüğünü yıllar içinde anlayacaktık. 12 Eylül, sadece birilerin çocuklarının işi değildi, o çocukların çocukları da vardı. O çocuklar kendi gelecekleri için her türlü görevi yerine getirmekten geri durmadılar.
Biz profesyoneliz ve görev neyse yaparız anlayışı sorgulanmalıdır.
12 Eylül öncesi oluşturulmuş, Derinlemesine Araştırma Laboratuarı (DAL), Ankara’da başka bir şekle bürünüyordu. Bugün DAL’dan geçmiş ama travmayı hala atlatamamış binlerce insan aramızda yaşamaya devam ediyorlar. DAL’ın yaratmış olduğu korku, o kadar etkili olmuştu ki, siyaset ile ilgilenmek, ülke sorunları üzerine düşünmek demek, DAL’a misafir olmak anlamına geliyordu. O dönemde DAL’a kimler misafir olmuştu, bir açıklansa nasıl bir manzara ile karşılaşırız?
12 Eylül sorgulanacaksa eğer, DAL ve DAL’da görev almış tüm bordolu ya da gönüllü çalışanların dosyaları açılmalıdır. DAL süreci içinde kaç kişi öldü, kaç kişi sakat kaldı?
Mamak, Diyarbakır, Metris 12 Eylül ile özdeşlemiş bir işkence yerleri olmuştur. Oraların yönetimi tamamı ile askeri bordrolular tarafından kontrol edilmekteydi. Yaşayan tanıkların anlatımları ile orada işkence ve eziyet gün ışığına çıkmıştır. Ortaya çıkmış olması orada görev yapanların ceza almış olduğu anlamına gelmemektedir.
12 Eylül işine geldiği gibi dokunulmazları kaldırmış, yine işine geldiği gibi geçici maddelerle dokunulmazlıklar yaratmıştır. Bugün gerçekten yüzleşmek isteniyorsa, dokunulmazlıklar koşulsuz olarak kaldırılmalıdır.
12 Eylül ülkeyi demir parmaklıkların gölgesi altında bırakan bir süreçtir. Karayollarında, boş arazilere bırakılan işkence görmüş vatandaşların cesetleri o dönemde ülkenin batı yakasında doğal karşılanıyordu. Zaman içinde bu görüntü doğuya kaymıştır. 12 Eylül ile uzmanlaşan profesyonel bordrolu çalışanlar yanında, öldürme konusunda uzmanlaşan profesyonellerde hayatımıza girmiştir. Koruculuk sistemi bu profesyonel çalışmanın ürünüdür. Para aldığı sürece hangi tarafta savaşacağına karar verir, işine gelmediği gün karşı tarafta savaşa girmekten çekinmezler!
Bu sistemi hayatımıza sokanlar, şimdi emekli olan askerler/ bürokratlar, gözyaşları içinde nasıl kahramanlık yarattıklarına dair söylemleri belirli kanallardan eksik olmuyor. O kahramanlar nasıl kurşunlar altında, az elemanla düşmana karşı savaştıklarını anlatmaktalar. O kahramanlık söylemi içinde her iki taraftan dökülen kanlar ve gözyaşlarından nedense bahsedilmez. Pislik yedirilen köylüler, köylerinden zorunlu göz ettirilenler, yakılan köyler, yakılan köylüler, gazete satan çocuklar, sınırdan öteki tarafa göç ettirilenler… nedense bu söylemler içinde olmaz! Uzaktan bakan biri olmuş olsaydınız görecektiniz gerçeği, çünkü ölen, göç eden, pislik yedirilen, ölüm kuyularında kemikleri yok olanlar, evlerin bodrumlarında mezarda duranlar, kurşunla ölen, satırla doğranan, elektrik ile yakılan tüm vatandaşlar bu ülkenin toprağının insanıdır. Ölende öldürende bizim canımız olduğu gözden düşürülür, bir düşmanlık ve kahramanlık söylemi ile haklar arasında düşmanlık tohumları ekilmeye çalışılır, zaman zaman da bu tohumlar değişik olaylarda boy vermiş ama büyümeden sönmüştür. Sorun çözüleceğine daha karmaşıklaşmış, bu sorundan nemalanan kesimde çoğalmıştır. Kara paranın ortaya çıkması ile doğal olarak paranın gücünün etkisi ile çözüm - çözümsüzlük olarak bugüne kadar gelmiştir.
O dönemlerde görev yapan tüm bordrolu görevlilerin mal varlıkları araştırılmış olsa, acaba nasıl bir sonuç ile karşılaşırız?
Emekli olan üst düzey askerler / bürokratlar belirli holdinglerde danışman olması nasıl açıklanır? O holdingler ile askeriye ya da devlet ile yapılan ihaleler arasında bir ilişki var mıdır?
Bütün bu olumsuzluklar elbette askeriyenin tek başına işi değildir. Asker yönetime el koydu da polis ne yaptı? Mahkemelerin hakimleri, savcıları gardiyanları, sosyal hizmet uzmanları… ne yaptı? Mahalle baskısını oluşturan, korkuyu benliğimizin her yerine dolduran medya ne yaptı? Baskı döneminde medyada çalışanların yazıları bugün okunmuş olsa acaba nasıl bir sonuç ile karşılaşırız? Bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kelimeleri kullanan ve kendisini barış elçisi görenler, o günlerde askerlere ne gibi methiye dizdikleri ortaya çıksa yüzleri kızarır mı?
Darbe yapmak suç, darbe yapmaya teşebbüs etmek soruşturma açılabilir, darbe yapanları pohpohlamak suç değil midir?
Medyada ve üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleri bir davayı demokrasi için önemli adım görenler, Susurluk Davasını küçümseyenler, nasıl oldu da Ergenekon savcısı gibi hüküm verir oldular? Onların yüzlerini Sivas Katliamı karşısındaki duruşları ile görebilirsiniz! Türbanı özgürlük simgesi olarak gören ve üniversitelerde özgürlüğü savunanlar, Sivas katilleri ile iyi ilişki içinde olmaları, onları bir gün dahi kınamamış olmaları tesadüfi midir?
14 Temmuz 2009 Salı
Zam, zulüm, işkence işte AKP!
Zam, zulüm, işkence işte AKP!
12 Eylül öncesi sık duyduğumuz sloganlardandı, öznesi değişti ama her şey aynı gözüküyor. Yaşam kalitesi, daha yukarıya çıkacağına, hızlı bir şekilde inişe geçmiş durumda. Yaşam kalitesinin düşmesini gösteren sadece eğitimin, sağlığın, düşmesi değil, tüketim maddelerinin ve hizmetlerinin fiyatının yükselmesi ile ilgilidir. İşçiler için ayrılan, işsizlik parasının kasasında biriken paralar bile, göz göre göre işverenlere peşkeş çekiliyor.
Zam, zam sözcükleri günlük gazetelerde okumaya, görsel medyada daha sık duymaya yeniden başladık. Zam sözü geldin mi, enflasyon canavarının yeniden şahlanışa geçtiğini, paraların üzerinden atıldığı söylenen sıfırların yeniden görünür hala gelmesi anlamına geliyor. Paraların üzerinde sıfırlar artarken, sabit maaş ile geçinenlerin paraları aynı kalması anlamındadır.
Kağıt üzerinde oluşturulan hayat standartları, hükümet lehine çevrilerek, bütçede oluşan deliğe mehlem sürülmeye kalkılıyor. Delik o kadar büyük ki, ne mehlem ne Japon yapıştırıcı ile o delik kapatılır gibi değil!
AKP iktidara geldiğinde, elinde bulduğu hazır reçeteler ile bu döneme kadar geldi. Bugün kendi politikasını oluşturması beklenirken, sorunları görmezden gelmeye, gündem değiştirerek kitleri oyalamaya, kendi bitişini biraz daha geciktirmek ve bu geciktirme ile zaman aşımı hukuk kuralı gereği yargıdan kurtulmaya çalışmaktadır. Zaman aşımını bekler gibi, işi uzatmalara sürmektedir.
Sağlık sektöründe tam gün yasası ile birlikte doktorlara öngörülen maaş artışları sağlık emekçilerine öngörülmemektedir. Doktor maaşı Türkiye koşullarında astronomik artarken, bir hemşirenin, laboratuar emekçisinin durumu gözler önüne gelmez. Doktor tek başına mı muayene ve tanı koymaktadır?
Bugün (14 Temmuz), emniyet teşkilatının verdiği değerli kağıtlara zam haberi geldi. Zam öyle işçiye veya memura verilen cinsten değil, tek rakamın yanına sıfır eklenmiş halde geldi. Maliye Bakanlığı, ki hükümetten habersiz yapamaz, yapmış olduğu bu zamanlar ile emniyet teşkilatının bütçesi hatırı sayılır bir rahatlama sağlayacaktır! Emniyetin kullanmış olduğu kağıda ya da bina kirasına bu arada zam gelmediyse, nereden çıktı bu zaman diye sormadan edemiyor insan! Bu değerli kağıtlara verilen zam oranı, acaba hükümetin emniyet teşkilatına verdiği ödül mü? Bu soru nereden geldi aklıma hemen açıklayayım; emniyetin bir vakıfı vardır, her işlemde bu vakıfa da bir yardım yapılır! Hizmet alanda ona göre bu ödemeyi yapar!
Yukarıda anlattığım doktorlara verilmesi düşünülen zamanlar gözümün önünden geçerken, askeri doktorlar ile sivil doktorlar arasında bir maaş uçurumu gördüm. Aynı işi yapan iki doktor, biri sivil, öteki resmi olmasının getirmiş olduğu bir fark ile karşı karşıyadır.
Şehit haberi uzun zamandır günlük yaşamımızın ayrılmazdır. Şehit haberinin yanında elbette gazi haberi de vardır, fakat bu gaziler nedense pek gündeme gelmezler. Geldikleri zamanda, hükümet gündem değiştirmeye ihtiyaç duyduğunda oluyor. Kürt sorununda bir çıkmaz arandığında hemen bu gaziler ve şehitler anımsanır. O gazilere ne gibi hizmet verildiği sorulmaz. O gazilere kimler hizmet verdiği sorgulanmaz. Politik bir figür konumuna indirgenmişlerdir. Acıları ekranlara arabesk bir şekilde gelmekte ve duygu sömürüsü yapılmaktadır, gerçek anlamda bir çözüm sunulmuş değildirler ve unutulmuş, görünmez konumdalar. Gündemdeyken göreceli bir iki şey yapılır, sonra kaderleri ile baş başa kalırlar.
Askeri doktorlar, özveri içinde şehitlere ve gazilere bakar. Görevleridir, bakmak ile yükümlüdürler. Göreve başlarken bunun bilincidirler. Bu gaziler ve şehitler zaman zaman kutsanır, kutsandıklarında anımsanır. Vatanları için canlarını verenler önemlidir de, onları hayata bağlamak için çalışanlar daha mı önemsiz oluyor? Peki, bunlara hizmet veren ile sivil doktorlar arasında neden ücret farkı vardır? Aynı sektör içinde hizmet veren çalışanlar arasında oluşan bu uçurum neyi anlatmaktadır? Doktor tek başına mı, sağlık sektörünü yönlendirmekte ve biçimlendirmektedir? Tek başına doktor neyi ifade eder? Aynı zaman ve aynı sorumluluk içinde olan diğer çalışanlar neden gözden çıkarılmıştır?
Buradan şu anlam çıkmasın lütfen, doktorlara verilen maaş ayarını çok görmüyorum, her çalışana aynı oranda maaş ayarı yapılmaldır diye düşünüyorum.
Devlet kurumları arasında ücret farkının giderilmesi için çalışma yapılacaktı bir zamanlar, acaba bu farklar giderileceğine, birilerinin lehine daha mı artmaktadır? Asgari ücret ile milletvekilliği, ya da müşavir arasında ücret farkı ne kadardır?
Devlet kurumlarında özel sektör ile rekabet için, ücretler yüksek tutulması savunulur, özel sektör çalışma koşulları ile devlet çalışma koşulları neden karşılaştırılmaz? Özelde çalışana sunulan hizmet ile devlet dairesinde sunulan hizmet kalite farkı neden gündeme gelmezde, sadece maaşlar gündemde olur?
Devlet denetleyici olacağı söylenir, fakat bizim ülkemizde devlet, emekçiden aldığını, sermayeye aktaran konumdadır. Verdiği hizmetleri de yaşam standartları üzerinde zam yapar konuma gelmiştir.
AKP, küresel krizden çıkış yolunu zamlarda görmüştür! Bu yaptığı zamlarda bile, bir ayrımcılık yaptığı gözükmektedir… Acaba, bu ayrım gelişen olaylar ile güç kavramı ile ilişkili midir?
AKP’nin yüzünü görmek istemeyenler, zamlar ile belki maskesini aşağıya düştüğünü görürler ve 12 Eylül öncesi sokaklarda gür ses ile bağırdığımız sloganı, bugün yeniden sokaklarda birlikte bağıralım!
Zam, zulüm, işkence işte AKP!
12 Eylül öncesi sık duyduğumuz sloganlardandı, öznesi değişti ama her şey aynı gözüküyor. Yaşam kalitesi, daha yukarıya çıkacağına, hızlı bir şekilde inişe geçmiş durumda. Yaşam kalitesinin düşmesini gösteren sadece eğitimin, sağlığın, düşmesi değil, tüketim maddelerinin ve hizmetlerinin fiyatının yükselmesi ile ilgilidir. İşçiler için ayrılan, işsizlik parasının kasasında biriken paralar bile, göz göre göre işverenlere peşkeş çekiliyor.
Zam, zam sözcükleri günlük gazetelerde okumaya, görsel medyada daha sık duymaya yeniden başladık. Zam sözü geldin mi, enflasyon canavarının yeniden şahlanışa geçtiğini, paraların üzerinden atıldığı söylenen sıfırların yeniden görünür hala gelmesi anlamına geliyor. Paraların üzerinde sıfırlar artarken, sabit maaş ile geçinenlerin paraları aynı kalması anlamındadır.
Kağıt üzerinde oluşturulan hayat standartları, hükümet lehine çevrilerek, bütçede oluşan deliğe mehlem sürülmeye kalkılıyor. Delik o kadar büyük ki, ne mehlem ne Japon yapıştırıcı ile o delik kapatılır gibi değil!
AKP iktidara geldiğinde, elinde bulduğu hazır reçeteler ile bu döneme kadar geldi. Bugün kendi politikasını oluşturması beklenirken, sorunları görmezden gelmeye, gündem değiştirerek kitleri oyalamaya, kendi bitişini biraz daha geciktirmek ve bu geciktirme ile zaman aşımı hukuk kuralı gereği yargıdan kurtulmaya çalışmaktadır. Zaman aşımını bekler gibi, işi uzatmalara sürmektedir.
Sağlık sektöründe tam gün yasası ile birlikte doktorlara öngörülen maaş artışları sağlık emekçilerine öngörülmemektedir. Doktor maaşı Türkiye koşullarında astronomik artarken, bir hemşirenin, laboratuar emekçisinin durumu gözler önüne gelmez. Doktor tek başına mı muayene ve tanı koymaktadır?
Bugün (14 Temmuz), emniyet teşkilatının verdiği değerli kağıtlara zam haberi geldi. Zam öyle işçiye veya memura verilen cinsten değil, tek rakamın yanına sıfır eklenmiş halde geldi. Maliye Bakanlığı, ki hükümetten habersiz yapamaz, yapmış olduğu bu zamanlar ile emniyet teşkilatının bütçesi hatırı sayılır bir rahatlama sağlayacaktır! Emniyetin kullanmış olduğu kağıda ya da bina kirasına bu arada zam gelmediyse, nereden çıktı bu zaman diye sormadan edemiyor insan! Bu değerli kağıtlara verilen zam oranı, acaba hükümetin emniyet teşkilatına verdiği ödül mü? Bu soru nereden geldi aklıma hemen açıklayayım; emniyetin bir vakıfı vardır, her işlemde bu vakıfa da bir yardım yapılır! Hizmet alanda ona göre bu ödemeyi yapar!
Yukarıda anlattığım doktorlara verilmesi düşünülen zamanlar gözümün önünden geçerken, askeri doktorlar ile sivil doktorlar arasında bir maaş uçurumu gördüm. Aynı işi yapan iki doktor, biri sivil, öteki resmi olmasının getirmiş olduğu bir fark ile karşı karşıyadır.
Şehit haberi uzun zamandır günlük yaşamımızın ayrılmazdır. Şehit haberinin yanında elbette gazi haberi de vardır, fakat bu gaziler nedense pek gündeme gelmezler. Geldikleri zamanda, hükümet gündem değiştirmeye ihtiyaç duyduğunda oluyor. Kürt sorununda bir çıkmaz arandığında hemen bu gaziler ve şehitler anımsanır. O gazilere ne gibi hizmet verildiği sorulmaz. O gazilere kimler hizmet verdiği sorgulanmaz. Politik bir figür konumuna indirgenmişlerdir. Acıları ekranlara arabesk bir şekilde gelmekte ve duygu sömürüsü yapılmaktadır, gerçek anlamda bir çözüm sunulmuş değildirler ve unutulmuş, görünmez konumdalar. Gündemdeyken göreceli bir iki şey yapılır, sonra kaderleri ile baş başa kalırlar.
Askeri doktorlar, özveri içinde şehitlere ve gazilere bakar. Görevleridir, bakmak ile yükümlüdürler. Göreve başlarken bunun bilincidirler. Bu gaziler ve şehitler zaman zaman kutsanır, kutsandıklarında anımsanır. Vatanları için canlarını verenler önemlidir de, onları hayata bağlamak için çalışanlar daha mı önemsiz oluyor? Peki, bunlara hizmet veren ile sivil doktorlar arasında neden ücret farkı vardır? Aynı sektör içinde hizmet veren çalışanlar arasında oluşan bu uçurum neyi anlatmaktadır? Doktor tek başına mı, sağlık sektörünü yönlendirmekte ve biçimlendirmektedir? Tek başına doktor neyi ifade eder? Aynı zaman ve aynı sorumluluk içinde olan diğer çalışanlar neden gözden çıkarılmıştır?
Buradan şu anlam çıkmasın lütfen, doktorlara verilen maaş ayarını çok görmüyorum, her çalışana aynı oranda maaş ayarı yapılmaldır diye düşünüyorum.
Devlet kurumları arasında ücret farkının giderilmesi için çalışma yapılacaktı bir zamanlar, acaba bu farklar giderileceğine, birilerinin lehine daha mı artmaktadır? Asgari ücret ile milletvekilliği, ya da müşavir arasında ücret farkı ne kadardır?
Devlet kurumlarında özel sektör ile rekabet için, ücretler yüksek tutulması savunulur, özel sektör çalışma koşulları ile devlet çalışma koşulları neden karşılaştırılmaz? Özelde çalışana sunulan hizmet ile devlet dairesinde sunulan hizmet kalite farkı neden gündeme gelmezde, sadece maaşlar gündemde olur?
Devlet denetleyici olacağı söylenir, fakat bizim ülkemizde devlet, emekçiden aldığını, sermayeye aktaran konumdadır. Verdiği hizmetleri de yaşam standartları üzerinde zam yapar konuma gelmiştir.
AKP, küresel krizden çıkış yolunu zamlarda görmüştür! Bu yaptığı zamlarda bile, bir ayrımcılık yaptığı gözükmektedir… Acaba, bu ayrım gelişen olaylar ile güç kavramı ile ilişkili midir?
AKP’nin yüzünü görmek istemeyenler, zamlar ile belki maskesini aşağıya düştüğünü görürler ve 12 Eylül öncesi sokaklarda gür ses ile bağırdığımız sloganı, bugün yeniden sokaklarda birlikte bağıralım!
Zam, zulüm, işkence işte AKP!
12 Temmuz 2009 Pazar
İzmir yanıyor…
İzmir yanıyor…
İzmir, Temmuz sıcaklığını en şiddetli hissettiği günleri yaşıyor. Sıcaklar altında araç muayenesine gittik! (Aracımız için aldığımız vize sona eriyordu.)
Araç muayeneleri standartlaşmış, eskisi gibi değil de, daha düzgün görünümlü Alman markası ile Türk adının yer aldığı yere dönüşmüş. TÜV alman standart kuruluşu, Türk ise bu topraklarda yaşayan halkın ismi. İkisini birleştirmişler TÜV Türk olan araç muayene servisler oluşmuş. Eskiden belirli yerlere gidilir, araca şöyle bakılır ve vize verilirdi, bu sefer bant usulü çalışan bir sistem oluşturulmuş. Para verilen kasalar ve araçların yan yana gittiği bant çalışması. Araç banda konur gibi konuyor, aracı muayene edeceğin denetiminde araç bir çizgi üzerinde kısa zamanda kontrol ediliyor ve arka kapıdan teslim ediliyor.
Aracı verdiğin ile aldığın kapı arasındaki alanı yürüyerek geçiyorsunuz. Sıcakların insanı haşladığı günlerde o sıcaklarda arkaya dolanmakta o kadar sözdeki gibi basit olmuyor. Sıcaklarda yola yumurta kırılsa kızartma olur, öyle bıraksan haşlama. Sıcaklardan dolayı aşırı terleyenleri görmek şaşırtıcı değil, üzerindeki giysi üzerine yapışmış yüzlerce insan görmek doğal karşılanıyor. Her kapalı alanda olan klimalar sayesinde nefes alınıyor ama o klimalı ortamdan çıkanların sesinde bir çatallaşma olduğunu hissediyorum…
TÜV Türk’te muayene sırasında oluşan hatalar arka kapıdan liste olarak veriliyor ve yapılması isteniyor. 30 gün iş günü içinde bu hatalar yerine getirilmesi gerekiyor. Kural kuraldır, kurallardan taviz verilmez Alman anlayışını burada görmek mümkündür. Kurallara sadık Türk vatandaşı görmek şaşırtıcı gelse de hemen alışıyoruz!
Bizim aracın yıllardır muayenesi olur ama araç tescil belgesinde motor ve şase numaralarının yanlış yazıldığını bilmezdik. Trafik belgesinde tam yazan numara bu adını andığım belge de ön numaraları atılmış, son haneleri yazılmış olduğunu orada öğrendim. Bu durum düzeltilmesi gerekliydi. Ek 1 adı verilen bir belge doldurulması gerekliydi ve çözümde hemen kapının dışında, bahçenin yanında duran seyyar yazıcılarda mevcuttu. Memurun yapmış olduğu bir hatayı ödüyordum! Düzeltilmesi gerekenler uzaktaydı ve hemen pratik çözüme yöneldik. Pratik çözümler üreten bir milletiz!
Kapının önünde daktilo ve masadan oluşan yere gittik ve denilen ek 1 belgesi doldurttuk. Şoförler derneği adına basılmış kağıtlara 15 TL ve emek ücreti 5 TL ödeyerek, soruna hemen çare bulmuş olduk. Verilen belgede elbette resmi bir şey yoktu. Ne mühür ne imza vardı. Bu kağıtları fotokopi ile de çoğaltılabilinirdi.
İkinci işlem parasızdı ve hemen sıra alarak kağıtları teslim ettik. Sistem araç olarak kabul ettiği için bizi, araçlar ile birlikte sırada bulunduk. Öğlen tatili içinde azalan eleman sayısı ile birlikte uzun bir bekleme geçirdik. Sıcaklar çöle dönüştürmüştü ve bu sıcaklarda yaşlıların ve çocukların olmaması gerekliydi. Sırada bir çok yaşlı olması şaşırtıcı değildi, doktorların söylemi ekranlarda kalmıştı, hayat bu söylemleri ciddiye almıyordu.
İzmir sıcağı öyle doğal değildi, çöl sıcağıymış. Doğanın dengesi bozuldu, çöller buraya kadar sıcağını göndermişti. Orman yangınında daha geçenlerde iki emekçi insan ölmemiş miydi? Yanan orman yerine, meclisten çıkan yaslar ile siteler kurulur, ağaç yerine beton bloklar büyümekteydi. İzmir dağları şimdilerde beton gözükmektedir… Yeşil, maviden çoktan uzaklaşmıştı.
TÜV Türk araç muayenesinde uzun bir bekleme sonucunda plakamıza iki yıl kullanacağımız vize takılmış oldu! Almanlar sadece ülke girişinde vize uygulamıyor, bizzat ülkemiz içinde vize damgası basıyordu! Alman vizesi demek, güven demektir, onlar standartlara aşırıcı derecede bağlı ve kural kuraldır diyerek yılların birikimini ayrım yapmadan herkese uygularlar! Alman mallarına güven, bu denetimler sayesinde oluşmuştur! Gerçi bu Alman adının yarısında Türk var ama güvenmek zorundayız! Yılardır polislerin yaptığı hatayı biz sıcak altında beklemek ve cebimizden çıkan para ile ödemek zorunda kaldığımız gibi… Şimdi trafik şubesine gidip bu hatayı düzeltmek için yeni bir araç tescil belgesi düzenletmek zorundayız. Bunun içinde ödeme yapmak zorundayız. Hata bizim değil, ama birilerin yapmış olduğu hatayı, hem zaman hem de ekonomik olarak ödeyen biz oluyoruz. Adalet bunun neresinde?
İzmir yanıyor, benim sinirlerimde yerinden oynuyor! Sıcaklar kişilerin psikolojisini bozuyormuş, bu ortamda sabır azalıyor, her an kavgaya tutuşacakmış gibi gezenlerin sokaklarda volta attığını görüyorum!
Bir memurun yapmış olduğu hatayı birey olarak ben ödedim, eğer imkanım olmuş olsaydı, (memuru koruyan yasalar olmamış olsaydı) o belgeyi düzenleyen hakkında dava açar ve bu yaşadıklarımı ona ödetmek isterdim… Onun yapmış olduğu hatayı, neden yıllar sonra bu sıcakta ben ve babam ödedik? Bu ülkede dokunulmazlıklar var oldukça, daha çok ödeyeceğimiz bedeller var olmaya devam edecektir…
İzmir, Temmuz sıcaklığını en şiddetli hissettiği günleri yaşıyor. Sıcaklar altında araç muayenesine gittik! (Aracımız için aldığımız vize sona eriyordu.)
Araç muayeneleri standartlaşmış, eskisi gibi değil de, daha düzgün görünümlü Alman markası ile Türk adının yer aldığı yere dönüşmüş. TÜV alman standart kuruluşu, Türk ise bu topraklarda yaşayan halkın ismi. İkisini birleştirmişler TÜV Türk olan araç muayene servisler oluşmuş. Eskiden belirli yerlere gidilir, araca şöyle bakılır ve vize verilirdi, bu sefer bant usulü çalışan bir sistem oluşturulmuş. Para verilen kasalar ve araçların yan yana gittiği bant çalışması. Araç banda konur gibi konuyor, aracı muayene edeceğin denetiminde araç bir çizgi üzerinde kısa zamanda kontrol ediliyor ve arka kapıdan teslim ediliyor.
Aracı verdiğin ile aldığın kapı arasındaki alanı yürüyerek geçiyorsunuz. Sıcakların insanı haşladığı günlerde o sıcaklarda arkaya dolanmakta o kadar sözdeki gibi basit olmuyor. Sıcaklarda yola yumurta kırılsa kızartma olur, öyle bıraksan haşlama. Sıcaklardan dolayı aşırı terleyenleri görmek şaşırtıcı değil, üzerindeki giysi üzerine yapışmış yüzlerce insan görmek doğal karşılanıyor. Her kapalı alanda olan klimalar sayesinde nefes alınıyor ama o klimalı ortamdan çıkanların sesinde bir çatallaşma olduğunu hissediyorum…
TÜV Türk’te muayene sırasında oluşan hatalar arka kapıdan liste olarak veriliyor ve yapılması isteniyor. 30 gün iş günü içinde bu hatalar yerine getirilmesi gerekiyor. Kural kuraldır, kurallardan taviz verilmez Alman anlayışını burada görmek mümkündür. Kurallara sadık Türk vatandaşı görmek şaşırtıcı gelse de hemen alışıyoruz!
Bizim aracın yıllardır muayenesi olur ama araç tescil belgesinde motor ve şase numaralarının yanlış yazıldığını bilmezdik. Trafik belgesinde tam yazan numara bu adını andığım belge de ön numaraları atılmış, son haneleri yazılmış olduğunu orada öğrendim. Bu durum düzeltilmesi gerekliydi. Ek 1 adı verilen bir belge doldurulması gerekliydi ve çözümde hemen kapının dışında, bahçenin yanında duran seyyar yazıcılarda mevcuttu. Memurun yapmış olduğu bir hatayı ödüyordum! Düzeltilmesi gerekenler uzaktaydı ve hemen pratik çözüme yöneldik. Pratik çözümler üreten bir milletiz!
Kapının önünde daktilo ve masadan oluşan yere gittik ve denilen ek 1 belgesi doldurttuk. Şoförler derneği adına basılmış kağıtlara 15 TL ve emek ücreti 5 TL ödeyerek, soruna hemen çare bulmuş olduk. Verilen belgede elbette resmi bir şey yoktu. Ne mühür ne imza vardı. Bu kağıtları fotokopi ile de çoğaltılabilinirdi.
İkinci işlem parasızdı ve hemen sıra alarak kağıtları teslim ettik. Sistem araç olarak kabul ettiği için bizi, araçlar ile birlikte sırada bulunduk. Öğlen tatili içinde azalan eleman sayısı ile birlikte uzun bir bekleme geçirdik. Sıcaklar çöle dönüştürmüştü ve bu sıcaklarda yaşlıların ve çocukların olmaması gerekliydi. Sırada bir çok yaşlı olması şaşırtıcı değildi, doktorların söylemi ekranlarda kalmıştı, hayat bu söylemleri ciddiye almıyordu.
İzmir sıcağı öyle doğal değildi, çöl sıcağıymış. Doğanın dengesi bozuldu, çöller buraya kadar sıcağını göndermişti. Orman yangınında daha geçenlerde iki emekçi insan ölmemiş miydi? Yanan orman yerine, meclisten çıkan yaslar ile siteler kurulur, ağaç yerine beton bloklar büyümekteydi. İzmir dağları şimdilerde beton gözükmektedir… Yeşil, maviden çoktan uzaklaşmıştı.
TÜV Türk araç muayenesinde uzun bir bekleme sonucunda plakamıza iki yıl kullanacağımız vize takılmış oldu! Almanlar sadece ülke girişinde vize uygulamıyor, bizzat ülkemiz içinde vize damgası basıyordu! Alman vizesi demek, güven demektir, onlar standartlara aşırıcı derecede bağlı ve kural kuraldır diyerek yılların birikimini ayrım yapmadan herkese uygularlar! Alman mallarına güven, bu denetimler sayesinde oluşmuştur! Gerçi bu Alman adının yarısında Türk var ama güvenmek zorundayız! Yılardır polislerin yaptığı hatayı biz sıcak altında beklemek ve cebimizden çıkan para ile ödemek zorunda kaldığımız gibi… Şimdi trafik şubesine gidip bu hatayı düzeltmek için yeni bir araç tescil belgesi düzenletmek zorundayız. Bunun içinde ödeme yapmak zorundayız. Hata bizim değil, ama birilerin yapmış olduğu hatayı, hem zaman hem de ekonomik olarak ödeyen biz oluyoruz. Adalet bunun neresinde?
İzmir yanıyor, benim sinirlerimde yerinden oynuyor! Sıcaklar kişilerin psikolojisini bozuyormuş, bu ortamda sabır azalıyor, her an kavgaya tutuşacakmış gibi gezenlerin sokaklarda volta attığını görüyorum!
Bir memurun yapmış olduğu hatayı birey olarak ben ödedim, eğer imkanım olmuş olsaydı, (memuru koruyan yasalar olmamış olsaydı) o belgeyi düzenleyen hakkında dava açar ve bu yaşadıklarımı ona ödetmek isterdim… Onun yapmış olduğu hatayı, neden yıllar sonra bu sıcakta ben ve babam ödedik? Bu ülkede dokunulmazlıklar var oldukça, daha çok ödeyeceğimiz bedeller var olmaya devam edecektir…
11 Temmuz 2009 Cumartesi
İki yüzlülük!
İki yüzlülük!
“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı “ sol literatürde olan bir kavramdır. Fakat bu kavramı bugün başkaları rahat bir şekilde ve işine geldiği gibi kullanmaktadır. Çıkarlarına uygun nasıl hareket etmesi gerekiyorsa, bir anda bu kavram gündeme gelir. Ülke bütünlüğü içinde sorunların çözümü istenirken, bir anda bir bakmışsınız, ayrılık tam tam seslerini duymaktasınız…
Nasıl oluyor da bu kadar değişik tavırları aynı anda sergilenmektedir?
Kimliksiz, omurgasız duruşun bir yansımasıdır. Son otuz yıl içinde kimliksizleştirilme ve onursuz tavırlar konusunda önemli adımlar atıldı. Eğitim sistemimiz bile gözden geçirildi. Bu politikanın sonucunda, bugün yaşadığımız çelişkileri normal görmekteyiz.
İktidar partisi ve yandaşları, en yakınında gelişen olaylar karşısında işlerine gelmediğinde duyarsızdır. Kendilerine dokunmadığı sürece de sessizce kalmışlardır. Eğer kendisine dokunulursa, her yolu ona karşı denemekten de çekinmemektedirler. Kendi çıkarları yönünde hareket eden her oluşum ile ittifak kurabilmekteler ve kendi amaçları yolunda gidildiği yere kadar gitmekten çekinmemektedirler. O kadar büyük özgüvenleri vardır. Amaçları dışında hareket olduğunda birlikte yürüdüklerini ortada rahatlıkla bırakabilmektedir. Bu konuda örnekler kısa zaman önce yaşamıştık. Taraf gazetesi attığı başlık yüzünden nasıl dar boğaza girdiği unutulmamalıdır…
İktidar partisi ve taraftarları Filistin konusunda duyarlıdır. Bu duyarlılık Hamas yönetimi bölgesi ile sınırlıdır. Hamas rejimini kuran ve büyüten İsrail ile aynı masaya oturduğunda ’one minute’ denmekte, orada, nasıl çocuk öldürdüğü yüzlerine tokat gibi vurulurken, kendi ülkesinde bir polis dayağı ile komaya giren çocuk görülmez, çünkü yüzünü öteki tarafa çevirmiştir! Mahkum edilen çocuklar ve ailelerine karşı alınan tedbirler gözler önünden uzak tutulur. Bir başkasını eleştirdiği konuları kendisi yaparken, yokmuş gibi davranır. Aynı hükümetin seçtiği cumhurbaşkanı ise, kanser olan mahkumların çığlıklarını duymaz, ‘bana başvuru olmadı’ diye açıklamada bulunur. Mahkumların avukatları ise başvuru yapıldığını söylemekteler. Çelişkiler dünyasıdır, bu çelişkiler dünyasında olaylar şaşırtıcı değildir.
Cuma günü camiler önünde eylemler olunacağı günler öncesinden haber verilir ve ona göre canlı yayın araçları camilerin önünde (eylem yapılacak camiler) konumlanıdırlır. Camiler kışladır, minareler artık gerçek konumundadır, çünkü minareler yerini ekranlar almıştır. Ekranlar aracılığı ile yapılan çağrılar ile cami önleri bir anda gösteri alanına dönüştürülür. Bu cami önünde eylemler nedense bir Kürtlere yönelik katliamı sonrasında eylem alanı olmaz! Kerkük’te öldürülen Türkmenler ile dayanışma için olmaz! Camide öldürülen Şiiler için olmaz! Ne zaman olunacağına hükümet ve cemaatler karar verir ve kitlesel eylemler ve gıyabında cenaze namazları kılınır. Ekranlardan yansıyan görüntülerde polis yoktur, sol görüşlülerin / işçilerin gösterilerde olduğu gibi engelleyici değildir, gaz bombaları atılmaz. Cami önlerinde eylemler olaysız biter ve ekranlar aracılığı ile mesajlar yerini bulur.
Çin Uygur (Doğu Türkistan) bölgesinde yaşanan katliam bütün insanlığın gözleri önünde olmaktadır. Kınanmalı ve orada ölenler ile dayanışma gösterilmelidir. Ulusların kader hakkı orası için de geçerlidir. Bu tavır orası için gösteriliyorsa, Kürt otonom bölgesi içinde aynı tavır konmalıdır. Eğer bir yerde çocuk cinayetleri kınanıyorsa, ülkemizde öldürülen çocuğa da aynı duyarlılıkta sahip çıkılmalıdır.
Darbe teşebbüsünde bulunanların üzerine gidildiği gibi, darbe yapmışlarında üzerine gidilmelidir. Darbe yapanlar ve işbirlikçileri geçici bir madde ile korunmaktadır. Çıkarına göre bir öyle, bir böyle tavır alınarak demokrasi mücadelesi yapılmaz, yapılan mücadeleye başka bir isim verilmesi gereklidir. Yandaş gazetelerin yazarları ‘mücadelemiz’ diye arada bir kelime kullanmaktalar, bu mücadelemiz ne anlama geldiği açıkça ortaya konmalıdır, çünkü o yazarlarda, tıpkı iktidar gibi işlerine gelenleri gündemlerine alıp tartışmaktalar, işlerine gelmeyeni ise görmezden gelmekteler.
Liberal olduğunu söyleyenler, sol geleneğin bütün argumentlerini işlerine geldiği kullanmaktalar ve o kelimelerin altları boşaltılmaktadır. Yeni tanımlar ile olayları yorumlayanlar, geçmişin yaratılmış bütün değerlerini alt üst etmekteler ve iktidarın istediği gibi ortamı yaratmaktadırlar. Örneğin Nazım Hikmet gibi Komünist bir şairi bile aşk şairi, vatan aşkı ile yanan milli şair yapmışlardır. Nazım Hikmet komünist olduğu dönemde adı ile anılırken, günümüzde soyadını da eklemlemişlerdir. Soyadı eklenince güya, milli şair, gördüğü kadına aşık olan ve şiir yazan romantik birine dönüştürülmektedir. Şiirleri sansürlenmektedir. Komünist kimliği unutturulan, mezarı ziyaret edilen, sürgünde ölmüş milli şair konuma getirilmiştir. Bugün Nazım Hikmet Ran imzası ile yayınlanan şiirlere bakın, onun dünya görüşünün hangisini görebilirsiniz? En üzücü yan ise, en yakınları şairi öldürmektedir!
İki yüzlülük, çıkarlar ve iktidar gücü olduğu sürece devam edecektir. Bu iki yüzlüğe geçmişte sol görüşe sahip olanlarda bir köşe, mevki ve kürsü için katılmışlardır. Yandaş medyada yazan, yandaş medyada ekranlara çıkanlara bakın, kimlerin ikiyüzlü olduğunu ve hangi konuları işlediklerini inceleyin ve karar verin! Günümüzün yükselen değeri ne olduğunu bir de siz değerlendirin!
Bu iki yüzlülük bugünkü iktidar partisi ile sınırlı değildir, geçmiş iktidarlara bakın görürsünüz! Sivas katliamı karşısında iktidarda olanlar ve onların yandaşlarının tavrına bakın, nasıl bir geçmişi olduğunu görürsünüz!
“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı “ sol literatürde olan bir kavramdır. Fakat bu kavramı bugün başkaları rahat bir şekilde ve işine geldiği gibi kullanmaktadır. Çıkarlarına uygun nasıl hareket etmesi gerekiyorsa, bir anda bu kavram gündeme gelir. Ülke bütünlüğü içinde sorunların çözümü istenirken, bir anda bir bakmışsınız, ayrılık tam tam seslerini duymaktasınız…
Nasıl oluyor da bu kadar değişik tavırları aynı anda sergilenmektedir?
Kimliksiz, omurgasız duruşun bir yansımasıdır. Son otuz yıl içinde kimliksizleştirilme ve onursuz tavırlar konusunda önemli adımlar atıldı. Eğitim sistemimiz bile gözden geçirildi. Bu politikanın sonucunda, bugün yaşadığımız çelişkileri normal görmekteyiz.
İktidar partisi ve yandaşları, en yakınında gelişen olaylar karşısında işlerine gelmediğinde duyarsızdır. Kendilerine dokunmadığı sürece de sessizce kalmışlardır. Eğer kendisine dokunulursa, her yolu ona karşı denemekten de çekinmemektedirler. Kendi çıkarları yönünde hareket eden her oluşum ile ittifak kurabilmekteler ve kendi amaçları yolunda gidildiği yere kadar gitmekten çekinmemektedirler. O kadar büyük özgüvenleri vardır. Amaçları dışında hareket olduğunda birlikte yürüdüklerini ortada rahatlıkla bırakabilmektedir. Bu konuda örnekler kısa zaman önce yaşamıştık. Taraf gazetesi attığı başlık yüzünden nasıl dar boğaza girdiği unutulmamalıdır…
İktidar partisi ve taraftarları Filistin konusunda duyarlıdır. Bu duyarlılık Hamas yönetimi bölgesi ile sınırlıdır. Hamas rejimini kuran ve büyüten İsrail ile aynı masaya oturduğunda ’one minute’ denmekte, orada, nasıl çocuk öldürdüğü yüzlerine tokat gibi vurulurken, kendi ülkesinde bir polis dayağı ile komaya giren çocuk görülmez, çünkü yüzünü öteki tarafa çevirmiştir! Mahkum edilen çocuklar ve ailelerine karşı alınan tedbirler gözler önünden uzak tutulur. Bir başkasını eleştirdiği konuları kendisi yaparken, yokmuş gibi davranır. Aynı hükümetin seçtiği cumhurbaşkanı ise, kanser olan mahkumların çığlıklarını duymaz, ‘bana başvuru olmadı’ diye açıklamada bulunur. Mahkumların avukatları ise başvuru yapıldığını söylemekteler. Çelişkiler dünyasıdır, bu çelişkiler dünyasında olaylar şaşırtıcı değildir.
Cuma günü camiler önünde eylemler olunacağı günler öncesinden haber verilir ve ona göre canlı yayın araçları camilerin önünde (eylem yapılacak camiler) konumlanıdırlır. Camiler kışladır, minareler artık gerçek konumundadır, çünkü minareler yerini ekranlar almıştır. Ekranlar aracılığı ile yapılan çağrılar ile cami önleri bir anda gösteri alanına dönüştürülür. Bu cami önünde eylemler nedense bir Kürtlere yönelik katliamı sonrasında eylem alanı olmaz! Kerkük’te öldürülen Türkmenler ile dayanışma için olmaz! Camide öldürülen Şiiler için olmaz! Ne zaman olunacağına hükümet ve cemaatler karar verir ve kitlesel eylemler ve gıyabında cenaze namazları kılınır. Ekranlardan yansıyan görüntülerde polis yoktur, sol görüşlülerin / işçilerin gösterilerde olduğu gibi engelleyici değildir, gaz bombaları atılmaz. Cami önlerinde eylemler olaysız biter ve ekranlar aracılığı ile mesajlar yerini bulur.
Çin Uygur (Doğu Türkistan) bölgesinde yaşanan katliam bütün insanlığın gözleri önünde olmaktadır. Kınanmalı ve orada ölenler ile dayanışma gösterilmelidir. Ulusların kader hakkı orası için de geçerlidir. Bu tavır orası için gösteriliyorsa, Kürt otonom bölgesi içinde aynı tavır konmalıdır. Eğer bir yerde çocuk cinayetleri kınanıyorsa, ülkemizde öldürülen çocuğa da aynı duyarlılıkta sahip çıkılmalıdır.
Darbe teşebbüsünde bulunanların üzerine gidildiği gibi, darbe yapmışlarında üzerine gidilmelidir. Darbe yapanlar ve işbirlikçileri geçici bir madde ile korunmaktadır. Çıkarına göre bir öyle, bir böyle tavır alınarak demokrasi mücadelesi yapılmaz, yapılan mücadeleye başka bir isim verilmesi gereklidir. Yandaş gazetelerin yazarları ‘mücadelemiz’ diye arada bir kelime kullanmaktalar, bu mücadelemiz ne anlama geldiği açıkça ortaya konmalıdır, çünkü o yazarlarda, tıpkı iktidar gibi işlerine gelenleri gündemlerine alıp tartışmaktalar, işlerine gelmeyeni ise görmezden gelmekteler.
Liberal olduğunu söyleyenler, sol geleneğin bütün argumentlerini işlerine geldiği kullanmaktalar ve o kelimelerin altları boşaltılmaktadır. Yeni tanımlar ile olayları yorumlayanlar, geçmişin yaratılmış bütün değerlerini alt üst etmekteler ve iktidarın istediği gibi ortamı yaratmaktadırlar. Örneğin Nazım Hikmet gibi Komünist bir şairi bile aşk şairi, vatan aşkı ile yanan milli şair yapmışlardır. Nazım Hikmet komünist olduğu dönemde adı ile anılırken, günümüzde soyadını da eklemlemişlerdir. Soyadı eklenince güya, milli şair, gördüğü kadına aşık olan ve şiir yazan romantik birine dönüştürülmektedir. Şiirleri sansürlenmektedir. Komünist kimliği unutturulan, mezarı ziyaret edilen, sürgünde ölmüş milli şair konuma getirilmiştir. Bugün Nazım Hikmet Ran imzası ile yayınlanan şiirlere bakın, onun dünya görüşünün hangisini görebilirsiniz? En üzücü yan ise, en yakınları şairi öldürmektedir!
İki yüzlülük, çıkarlar ve iktidar gücü olduğu sürece devam edecektir. Bu iki yüzlüğe geçmişte sol görüşe sahip olanlarda bir köşe, mevki ve kürsü için katılmışlardır. Yandaş medyada yazan, yandaş medyada ekranlara çıkanlara bakın, kimlerin ikiyüzlü olduğunu ve hangi konuları işlediklerini inceleyin ve karar verin! Günümüzün yükselen değeri ne olduğunu bir de siz değerlendirin!
Bu iki yüzlülük bugünkü iktidar partisi ile sınırlı değildir, geçmiş iktidarlara bakın görürsünüz! Sivas katliamı karşısında iktidarda olanlar ve onların yandaşlarının tavrına bakın, nasıl bir geçmişi olduğunu görürsünüz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)