18 Temmuz 2014 Cuma

Yeryüzüne savaş düştü!

Yeryüzüne savaş düştü!

Savaş çığlıkları yeryüzünü yine doldurmaya başladı. Savaştan çıkarı olanlar, ekonomik kriz var diye kasalarını dolduranlardır. Her savaş yeni zenginleri ve yeni refah düzeyini artırması anlamına gelir ama savaşın olduğu coğrafyalarda tersi söz konusudur. Savaşın olduğu topraklarda insanlık tarihinin tüm birikimlerinin yok olması anlamına gelir. Sadece insanlar ölmez, insanlığın birikimi, geleceği de yok olur.
Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır.
Savaş olan yerde hiçbir kural söz konusu değildir, binlerce yıldır savaşan insanlık savaşın kurallarını kağıt üzerine yazmıştır, ama her savaş insanlık suçunun cömertçe işlendiği zamanı temsil eder, savaşta kaybeden insanlık mahkemesinde yargılanır ve mahkum edilir, kazanan kahraman olarak tarih kitaplarında yerlerini alırlar. Savaşta ortaçağ şövalyelerin ahlakı yoktur, zaten onlarda ahlaksızdı. Kuralları koymuşlar ama sonunda ölüm olan çatışmalarda hiçbir kuralı uygulamamışlardır, elbette romantik ortaçağ filmleri dışında. Diri diri insan derisini yüzmek o döneminin ahlakı içindeydi ve bu deri yüzmenin dünya üzerinde bir coğrafi alanı yoktu. Batıda insan yüzerlerken, Osmanlı da insan yüzdü. Osmanlı topraklarında derisi yüzülen şairler, köylü ayaklanmasını yapan “yarın yanağından gayrı, her yerde hep beraber” diyen ‘Dede Sultan’ da vardır.
Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Ahlakı diye düşünüyorsanız bana bir tane kurallara uyulmuş savaş gösterin. Yoktur, olamaz da. Vietnam Savaşı da tarihin en kirli savaşıdır, Yugoslavya’nın parçalanmasını sağlayan iç çatışmada.  Türkiye kurulduğu günden bu yana Kürtlere karşı yapılan seferler de, adı konmamış savaşlar da kirlidir. Yakın tarihimiz ve hala yaşanan sonuçları ile savaş kirlidir ve kuralı yoktur.
Savaşa karşı öyle duygusal tepkiler ile karşı olunmaz...
Savaşta çocuk ölür, sadece çocuklar ölüyor diye savaşı kınayanları “normal olarak” görmüyorum, çünkü “savaşta sadece çocuklar ölmesin” demek ne demek; “ey bilim adamları çocukları öldürmeyen silah yapın, anasını, genci, yaşlısını, babasını öldürün” demek değil mi? Savaş öldürür, hem de önüne geleni yok eder. İnsanlığın birikimini yok eder, geleceği yok eder. Savaşa karşı olmak demek, çocuklar ölmesin demek değildir. Çocuk fotoğrafı koyup savaşa hayır demek değildir.
Savaşa ya karşısın ya da savaştan çıkarın olduğu için ticaretini yaparsın, ama bunlardan birisi değilsen başını kuma gömmüş bir devekuşusun demektir. Savaştan kaçarı yoktur, sen her ne kadar savaş ile ilgilenmezsen de savaş senin ile direkt ya da dolaylı olarak ilgilenir. Ya canını alır ya da canın ile bütün birikimlerini, ülkeni, gelecek hayallerini de alır götürür. Savaş; cinsel taciz, tecavüz, organ nakli, çocuk ticareti, kadın, erkek ticareti, yaşı erişkin olmayan çocukların geleceği için satıldığı bir zaman dilimine dönderir. 
İki bloklu dünyadan Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinde yerini aldığı günden beri üçüncü dünya savaşı olmasından daha beter savaşlar dünyanın her yerinde olmaya devam ediyor. Dünya savaşı denmemesinin tek nedeni bloklar halinde savaşılıyor olmamasından kaynaklanıyor. Afrika kıtasında savaş değmemiş bir ülke kalmamıştır sanırım, Ortadoğu sürekli savaş halinde. Avrupa kıtası son yılların en büyük katliamına ev sahipliği yaptı, Asya iç çatışmalar ve Afganistan işgali çokuluslu hale aldı. Hindistan ve Pakistan sınırında yer alan halka karşı savaş halinde. Doğu bloğundan bağımsız olan devletler iç savaştan henüz çıkamamış, barış görüşmeleri dahi yapılmadan parçalı yaşamaya devam ediyor. Dünyanın her coğrafyasında savaş sürüyor ama hala adına üçüncü dünya savaşı diyemiyoruz.
Kapitalizm kendisini, savaş bütçesi ile krizden kurtarmaya çalışıyor.
Ortadoğu işgaller, sınır çatışması derken “Arap Baharı” adı verilen domino taşı etkisi ile ülkenin kader çizgisi kırıldı ve yeni süreç iç çatışma ve sınırları kağıt üzerinden de silen savaşlara sahne oluyor.
Son günlerde yeniden alevlenen İsrail - Hamas savaşına tepki konurken; “katil İsrail devleti” demek bana göre devlet kavramını bilmemek anlamına gelir. Devlet her daim katildir ve kurbanları her daim suçludur. Bu evrensel bir yasadır... Devletin olduğu yerde doğa, insanlar ve diğer canlılar ölür... İsrail, Gazze’ye kara harekatı yapıyorsa ona bu olanağı veren ve ortam hazırlayanlar da vardır ve suç tetiği çeken kadar o tetik çekmek için ortam hazırlayandır. Yani cinayet ortaktır ve tek taraflı protesto edilemez...
Savaş, kısaca ahlaksız ve kuralsızdır. Ahlaksız olanlar savaşı savunur.

İsmail Cem Özkan 

11 Temmuz 2014 Cuma

Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler suikastı

Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler suikastı

12 Eylül öncesi, generaller darbe hazırlıklarını tamamlamışlar, gün sayıyorlar. Bu arada bazı testler uyguluyorlar, darbe sonrası bize kimler direnebilir diye... o dönemde en çok dikkati çeken iki örgüt vardır, Devrimci Yol ve sendikalar içinde örgütlü olan TKP. Bu iki örgütün gücünü test edilerek, diğer örgütler ve yapılar içinde tahmini değerlendirmeler yapılabilecek veriler sunacaktır. Devrimci Yol örgütünün gücünü en güçlü olduğu yere bakanlar kurulu kararı ile ‘Nokta Operasyonu’ adı altında Fatsa bir sabah vakti kuşatılıyor.
Fatsa, 11 Temmuz 1980 sabah erken saatlerinde polis, asker ve sivil faşistlerin katılımı ile operasyona gözlerini açtı. O operasyonun gelişi daha önceden belliydi, çünkü yasalara uygun yapılmak adına kararlar alınmış, o kararlara uygun düzenlemeler yapılmış, 8 Temmuz günü operasyon öncesi dönemin genelkurmay başkanı Kenan Evren Fatsa’ya gitmiş, birlikleri denetlemiştir. Fatsa, Çorum olayları sonrası hedeftir, o hedef Kenan Evren daha sonra konuşmalarında böbürlenerek açık hava ve medya karşısında açıklamıştır.
Fatsa, 12 Eylül Faşist Darbesine giden en önemli kırılma noktasıdır, çünkü dönemim darbe hazırlayıcıları nasıl bir direniş ile karşılaşacaklarını zaman zaman test etmekte, kendilerinin bilgileri ile değişik yerlerde olaylar çıkarılmakta ve tepkiler ölçülmektedir. Fatsa dönemin en önemli ve gelişmiş örgütü olarak görülen Devrimci Yol’un gücünün test edildiği önemli bir noktadır. Zaten operasyona adını veren nokta aslında 12’den vuruşu temsil etmekte ve hedefe direk bir atıştır. Orada yaşanması ihtimal direniş, tarihin akışını değiştirecek boyuttadır, çünkü direniş, tahmin edilen örgütsel yapının da gücünü ortaya koyacaktır. Ve beklenen direniş orada direniş gerçeklemeyince dönemin başbakanı Demirel, yeniden gücünü ele geçirmiş krallar gibi böbürlenerek yukarıdan konuşmalar yapmış, hatta operasyonu yetersiz görmüş, kökünü kazıyın anlamına gelen sözler edivermiştir. Aynı zaman dilimine gelen Çorum’u bırak Fatsa’ya bak diyerek, Çorum içinde gerçekleşen katliamın da üstünü örten bir gündem değiştirme siyaseti de gütmüştür. Ama Demirel uzak görüşlü değildir, çünkü orada askerler kendileri için gerekli verileri almış ve test amacına ulaşmıştır. Demirel’in sözünü dinleyecek olurlarsa darbe için bir neden ortadan kalmış olacaktır.
Ve Devrimci Yol Fatsa’da gerekli direnişi gösteremeyerek bir anlamda orada yeniliyor, gerektiği gibi direniş gösteremeden Fatsa’dan çekiliyor, çekilmeyenler ise yine Fatsalı faşistler ile polisler, askerler eşliğinde ev tespiti yapılıp evlerden alınıp işkence tezgahlarına alınıyorlar... Devrimci yol benim bakış açıma göre esas yenilgisini o gün yaşamıştır, 12 Eylül sadece malumun ilanı oluyor...
Buna benzer bir test TKP’ye Kemal Türkler üzerinden yapılacaktır. Çünkü önemli bir sendika lideridir. Önemli bir isimdir ve sıradan biri değildir, itibar sahibidir, ona yapılacak her türlü girişim, hem TKP’ye karşı hem de işçi sınıfına yapılmış hareket olarak algılanacaktır.  Darbeciler, sol ve solun yasal zeminde çalışanları bir solcudan daha iyi bilmektedir. Kime ne yapılacağını, kimin hedefe alınacağını bilecek kadar istihbarat bilgileri ellerinde vardır. Darbe için kimlere eylem yapmaları için ortam hazırlanacağını, kimlerin hangi eylemde nasıl bir tepki vereceğini önceden bilmekteler ve gerekli gördüklerinde tepki verecekleri ortamlar hazırlayıp, o tepkilerin verilmesini beklemekteler. Darbeciler örgütlüdür ve örgüt olmanın gereği, istihbarat ağına sahiptirler, lojistik sorunları yoktur, paraları vardır, toplumu etkileyecek gladio (kontrgerilla) emirleri altındadır.
O dönemde TKP gibi güçlü, yaygın bir örgütün gücü, öyle bir insana karşı bir operasyon yapılmalıdır ki, TKP gerçek gücü ortaya çıksın. Yaygın olarak kabul edilen ve olduğu farz edilen örgütlü güze sahipler mi, yoksa bir balon gibi bir olayda patlayıp yok olacak tepki mi verecekler.
Kemal Türkler işte bu 12 Eylül giden yolda ikinci kırılma noktasıdır. 22 Temmuz 1980 günü evinin önünde vurularak öldürülür. Planlı, sistemli bir şekilde yapılan işlemdir. Beklenildiği gibi TKP gücünü bu cinayet sonrası ortaya koyamaz ve genel grev gibi bir tepki ile cinayete karşı tepkisini ortaya koyamaz. Beklenenin altında bir tepki ortaya çıkar, duvarlar yazılır, dergi sayfalarında duygular ifade edilir ama sokaklar sanıldığından ve olağan giden cinayetlerden öte bir tepkiyi ortaya çıkarmaz.
Türkler bir cinayete kurban gitmiş gibi gösteriliyor, kontrgerilla kontrolünde esas suçlular hiç bir zaman açığa çıkmayacak cinayetin bir öznesi oluveriyor. Ama ileri ki zamanda biliyoruz ki, bu cinayet 12 Eylül’ün son dönemecini işaret etmektedir. Cinayetin üstü 12 Eylül örtmüştür. Kemal Türkler ölümünden sonra TKP ne yapacak diye beklendi, ama beklenen ne grev oldu, ne sokak çatışmaları. 12 Eylül günü TKP ve onun etkilediği sendika liderleri cezaevi kapısına dizilip tutuklanma sırası yapmaları tesadüfi değildir, bekleneni yapmışlardır. TKP Kemal Türkler öldürülmesi ile tıpkı 11 Temmuz’da Devrimci Yol’un yenilgisi gibidir, sonuçta yenilmiştir.
Sol, 12 Eylül’de yenildi sanılır ama yukarıdaki bakış açıma göre çok daha önce yenilmiş, ve gelmekte olan darbeye karşı örgütlenememiş, halkı örgütleyememiştir. Yenilginin bir anlamda 12 Eylül ile ilişkisi yoktur.
Generaller testlerden elde ettikleri veriler ile darbe yapmış, darbenin ilk günlerinde önceden planladıkları her ne ise planlı ve sistemli olarak hayata geçirmişlerdir. Her türlü direnişi yok sayma ve işkence tezgahlarını ülkenin her yerine yayarak olması olası tüm direniş alanlarını korku ile yok etmiştir. Darbe uzun sürede planlanmış, alt yapısı en ince detaya göre planlanmış ve 12 Eylül sabahı hayata geçmiştir. Bu darbenin tek kahramanı askerler gibi görülse de bu planların pentagon’da yapıldığı ve “bizim çocuklar başardı!” diyerek kadehlerin kalktığını anılardan biliyoruz. 12 Eylül günü yaşanan kırılma aslında daha önceden planlanarak yapılmış ve direniş gösterebilecek tüm güçlerin gücü test edilmiştir. 12 Eylül ülkede alışagelmiş tarih çizgisinin ortadan kaldırılması ve ülkeyi Ortadoğu ülkesi haline götüren sürecin de başlangıcı sayılır. Ülke yeni ekonomik ve siyasi tercihleri bugün yaşadığımız olayları doğurmuştur ve bu kırılmanın sonucu ve tercihi artık bize olağan gelir konumundadır.
Sol, hep övünür, bizler 12 Eylül geldiğini önceden bildik, bazı örgütler kadrolarının bir bölümünü yurtdışına çıkarmış ama yenilgiden kurtulamamıştır. Devrimci örgütler devamlılık gösterememiş ve yeniden toplanmaları 12 Eylül öncesi gibi örgütlü hale gelmeleri imkansız hale gelmiş, her toplanma girişimi yeni dağılma ile sonuçlanmıştır.
Olayların sonuçlarından duruş noktama göre çıkardıklarım böyle, elbette her kişi duruş noktasına göre tarihi yeniden değerlendirebilir. Belki benim görmediğim başka gerçekler vardır, onları da o olaylar sırasında yaşayanlar açıklasınlar ki, bizden karşılaştırmalı olarak tarih bilgimizi düzenleyelim.
İsmail Cem Özkan

6 Temmuz 2014 Pazar

Önce güvenlik!

Önce güvenlik!

Madenlerin girişinde yazılıdır; "önce güvenlik" ... Tıpkı bizim sol örgütler gibidir madenler, güvenlik vurgusu yapılır ama hiç bir şekilde güvenlik önemli alınmaz, bir birine benzer cinayetleri yaşarlar ve hep suçlu karşı taraf olur. Bu kadar cinayet, bu kadar ölümlerden hala ders çıkarılmamış ki, aynı hatalar ve aynı boş vermişlik sürüp gidiyor.
Yakın tarihimiz içinde bir çok ölüm oldu ve zamanı geldiğinde anma toplantıları yapıyor, belleğimizde o yaşananları tazeliyoruz, neden, çünkü unutmamak ve ders çıkarmak için. Fakat bugün dahi o olaylardan ders çıkamadığımızı el yordamı ile yol almamızdan bellidir. Hala denenmemiş bir şey var mı, deneyelim, yeni birliktelikler, cepheler kuralım arayışları devam ediyor.
Sol kendi içinde ve dışında oluşmuş olan kriz yönetimini yönetememektedir.
Kriz yöntemini başarılı bir şekilde yürütüyor olsalardı, bugün birbirinden küçük örgütler olmaz, birbirine çelme takmak için fırsat kollayan taraftarlar olmazdı. En ufak bir eylemde pankartını alıp en önde yürümek ve fotoğraf çekmek için birbiri ile kavga eder konumda olmazdı.
Maden girişlerine tabela asmak sorun değil, öncelikle o tabelada yazılı olanı gerçekleştirmek için mücadele etmek gereklidir. Güvenlik önemli alınmayan, kurtarma odası olmayan madende; örgütlü olan işçileri çalıştırmamak için mücadele etmek gereklidir. Maden kazası adı altında cinayet işlenmeden kavga verilmelidir, sonra cinayet işlendiğinde suçu karşıda aramaya devam edebilir ama örgütlü yapılar üstüne düşeni bir yerine getirmek zorundadır.
İş yerlerinde iş cinayetlerini durdurun demek kolay ama iş yerlerinde iş güvenliği için işveren ile kıyasıya mücadele etmek işçi sınıfının örgütlü yapılarının görevidir. Orada tek başına ve bireye özgü güvenlik olmaz, güvenlik her çalışanı kapsar ve onların sağlıklı çalışma için ortam yaratılması ile sonuçlanır.  Sendikalar, iş yerinin güvenliği ve sağlığı için mücadele işini yasalara ve kararnamelere bırakmış gibidir, bunların yetersiz olduğu yaşanan cinayetlerden bellidir.
Sol yaşama hakkı için mücadele eder... Her şeyin üstündedir yaşama hakkı. ‘İşkenceyi durdurun!’ derken bile yaşama hakkına sahip çıkılır, ‘savaşı durdurun!’, ‘savaşa hayır!’ derken temelde yaşama hakkıdır, ‘iş cinayetleri unutulmayacak!’ derken bile yaşama hakkına vurgu yapılır... Ama bu kadar vurgu yapılırken nedense güvenlik önlemi alınmaz...
Sol kadere inanmaz...
Mücadele alanlarında nedense güvenlik eksiliği mevcuttur, oraya gelen her şeyi göze alarak gelmiştir, tüm saldırılara açık olarak, yaşama hakkını hiçe sayarak...
Örgüt olmak demek, kendi kitlesinin yaşama hakkını en üst seviyede korumasını bilen ve her türlü olasılığı düşünüp ona göre önlem almasını bilmektir...
Olay olduktan sonra çözüm aramak ve başkasının yardımına muhtaç olmak örgütsüz olmak ve bireysellik anlamına gelir...
Örgüt vurgusu bol olan bir yazı oldu ama örgütsüz toplum parçalanmaya ve her türlü yaşama hakkı yok sayılmaya devam eder. Bugün her birimiz sadece mücadele alanında değil, karayoluna çıktığımız ama güvenlik sorunu ile karşı karşıyayız, çünkü freni patlamış bir araç hiç beklemediğimiz an üzerimizde olabilir. Örgütlü olan bireyler işte devlet denen mekanizmaya sadece temsil ettiği kitlenin çıkarını savunmayı değil, halkın çıkarını savunacak güvenlik önlemleri almaya da zorlar. Arabanın frenin patlaması bir maden kapısında yazılı olan “önce güvenlik” sözünün yok sayıldığını kanıtıdır. O araç o halde trafiğe çıkıyorsa, orada bir suistimal ve güven zafiyetinin kanıtıdır ve bunu kontrol etmek ancak örgütlü yapıların denetimi ile olur. Bugün araçların güvenliğini bile bir Alman kurumuna (TÜV) bırakıyorsak, bu ülkede ne kadar örgütsüz ve kaderi ile baş başa bırakılmış bir kitle ile yüz yüze olduğumuz gerçeği ile karşılaşırız… Elbette sadece karayolları ile değil, her alanda güvenlik eksiliği söz konusudur.
Sol, öncelikle örgütlü toplum yaratmak için uğraşmalıdır. Yaşamın her alanını kucaklayacak şekilde denetim mekanizması kurmalı ve onun içinde yapılanmalıdır. Sadece politik hedefler ile devrim olsun sonrasına bakarız mantığı ile yapılan her iş başarısızlığı ve devrim sonrası yaşanacak kaos ortamına yapılan bir yatırımdır.
Yaşama hakkı için önce güvenlik!
Güvenlik içinde öncelikle örgütlü toplum yaratmaktan geçiyor.
Örgütlü toplum, karşılaştığı sorunlar karşısında kriz yönetmesini ve kriz koşullarında nasıl davranmasını bilir, ona göre esneme gösterebilir.
Bugün yaşadığımız solun dağınık hali, solun krizi yönetemediğinin bir kanıdır. Krizleri yönetmesini bilmiş olsaydı, bugünlerde yaşanan bir siyasi partinin iki ayrı kongresi olmazdı.
Krizleri yönetmiş olsaydı, 12 eylül öncesi siyasi yapılar ile direk bağlarını korumuş ve devamlılık esasını sözde değil, yaşamın her alanında göstermiş olurdu.
Bugün dahi sol, eski gücüne ulaşamıyorsa, kriz yönetmediği ve eski üyelerinin eteğinde birikmiş taşları yok edemediği içindir.
Hala her şeyi ben bilirim, her şeyi bir dergi sayfaları açıklarım ve tek doğru mantığı ile hayata baktıkları için başarılı olamamışlardır.
Sol örgütler her şeyi bilmiş olsalardı ne dine, ne de bilme ihtiyaç olurdu.
Sol, koşullara göre değişen, dinamik yapısını geliştiren, fırsat eşitliği ilkesini savunan, yaşama hakkının temeline alan bir ideolojinin üründür, aksi halde mücadele ettiği kesmin kopyası olur ve kopya aslının yerini hiçbir zaman alamaz.
Sol iktidar mücadelesi yapmak istiyorsa, mücadele ettiği kesimi kopya etmekten vazgeçip, kendi önceliklerini ve sınıf mücadelesini öne almak zorundadır…
Yaşama hakkını sol savunur, o yüzden hemen şimdi barış demek için sesini yükseltir.

İsmail Cem Özkan 

15 Haziran 2014 Pazar

Katiline aşk olmak!

Katiline aşk olmak!

İnsanlık tarihinin en korkunç buluşu bayraktır, çünkü elinde bayrak taşıyan biri potansiyel olarak katildir. Çünkü onun için ölecek ya da öldürecektir. Bayrak ile ölüm kelimeleri özdeşleşmiştir, çünkü bayrağı bayrak yapan üzerinde ki sözde kandır!
Bayrak sınır çekmek demektir, bu bayrağın asılı olduğu yer benimdir! O benim olanı/ alanı korumak için her şeyi göze alırım, onun için en değerli şey olan yaşama hakkını bile ortadan kaldırırım demektir. 
Bayrak sıradan bir bez konumundayken birden kutsallaşması ve o kutsallık atfedilen şey için ölmek ve öldürmek adına insanlık değerlerini ayakaltında almak ve savaş demektir. Savaş, insanlığı yaratmış olduğu değerleri yok etmek ve talan anlamına gelir. 
Bayrak, cinayeti devlet adına işlemek ve yasal bir görev haline getirmektir.
Bayrak, erk sahibini temsil eder.
Bayrak, devletleri sembolize eder, halkları değil.
Bayrak taşıyan biri temsil ettiğini söylediği halk adına cinayet işlemek ve onun adına (Mahkemeler ve olağanüstü koşullara uygun kurumlar adına) insanı darağacına, ölüm mangaların eline vermek anlamına gelir.
Bayraksız devlet olmaz, bayraksız halk olur!
Bayrak halkı temsil ediyor sözü koca bir yalandan ibarettir.
Devletin güçlü olduğu zamanlarda bayrak sembolü çatışan kesimler için o kadar önemli değildir, karşısındakini küçük görmek ve göstermek için başka semboller seçilir. Ama var olma ve yok olma sürecinde ise bayrak sembolü önem kazanır, birileri gökyüzüne çekmek için uğraşırken, ötekisi ayakaltına almaya çalışır. 
Kısaca bayarak sadece bir semboldür, o sembol ortadan kalktığında yeni sembol yerini alır. Tarih, bayrakların çöplüğü konumundadır.
Bir ülkede bayrak konusunda hassasiyet baş göstermişse, o ülkede parçalanma ve yok olma korkusunun bürokratik idareciler tarafından hissedilmesi ile ilgilidir. Bürokrat idareciler var olan alışkanlıklarının ve kazanılmış haklarının yok olmaması için toplumu bir arada tutan (daha doğrusu devleti) değerlere sarılmaya başlar. Kutsal mekanlar, kutsal semboller üzerinden bu dönemde provokasyonlar ve çatışan kesimler arasında düşmanlığın daha fazla körüklenmesine önem verilir. Devleti elinde bulunduranlar ellerinde ki gücü karşısındaki yok etmek için ya da bastırmak için acımasızca kullanır. 
Bayrak, halkı değil, devleti ve sistemi temsil eder. Devlet, halk adına karar verir ama halkın çıkarından çok sermayenin çıkarını savunur. Ya da daha geniş düşünürsek, devleti kim idare ediyorsa onun çıkarları yönünde karar alır ve uygular. İster bir parti, ister bir sermaye grubu, güçlü olan için düzenleme yapar ve onun istikrarı için her türlü önlemi almaktan geri durmaz. 
Bayrak, her zaman faşizmi temsil etmez ama potansiyel olarak faşizmin ruhunu içinde taşır. 
Bir ülkede veya herhangi bir yerde bayrak indirme provokasyonu, o ülkenin dinamikleri ve yeniden yapılandırıldığı dönemde önem kazanır. 
Bayrak indirmesi karşısında tepki veren geniş kesim, kim adına ve neden tepki verdiğin bilemeden, birilerin sadece kamuoyu olma özelliğini taşırlar. Bu tepkiler var olan çatışmayı daha da derinleştirmekten başka anlam ifade etmez. 
İstikrar adına geniş halk kesimleri var olan tepkinin ölçüsünü kaçırıp ırkçı zeminde kendilerini bulabilir ve genellikle ırkçı faşist konumda olduklarının farkında değillerdir. 
Eğer bir ülkede kaotik bir yapılanma varsa, orada kaçakçılık, kara para ve her türlü düzen dışına düşmüş ama kontrollü bir ilişkiden söz edebiliriz... Her ülke, ülkeyi yönetenler tarafından tam olarak kontrol edildiği kabul edilir ama bazı ilişkiler ülke yöneticilerin çıkarlarına uygunsa görmezden, duymazdan gelinir. 
Ülkede bir suç işlenmişse, orada sorumluluk görmezden ve duymazdan gelen siyasi iradedir. 
Suçu işleyen kadar o suç için ortam hazırlayan da suçludur.
Bazı emirler direk verilir, git yap denir, ikinci emirler ise endirekt şekilde verilir, ortam hazırlanır ve o ortamda kişi ya da kişiler o suça hayat verirler. Bu ortamı hazırlayan elbette bu işte parmak izini bırakmaz ama sadece sonuçtan yararlanan olarak gözükür... Genelde endirekt emirleri karşında yer alanlar ve yandaşlarına çaktırmadan verebilir... Bu da yöneticilerin, toplum mühendislerinin becerilerine bağlıdır. 
Emirler sadece gündem değiştirmek için verilen birer araçtır...
Bayrak, nefret duygusunu canlı tutmak için insanoğlunun yaratmış olduğu en tehlikeli buluştur... 
Elinde bayrak ile dolaşan birini görürseniz, katiline aşık olmuş birisini görürsünüz, çünkü o bayrak, onu hem kurban hem katil olarak tanımlar. 
Bayrak yüzünden milyonlarca / milyarlarca insan öldü, o kadar büyük tehlike ki atom bombası etkisi yanında sıfır kalıyor... 
İnsanlık için bir şey yapmak istiyorsanız, bayrakların hepsini yakın!
Birbirinize sarılın ve sevgi ile dünyaya bakın… Sevgi ile dünyaya bakanların olduğu yerde bayrak olmaz…
İnsanlık tarihi bölünerek ve yeni sınırlar oluşturularak bir çok cinayete ev sahipliği yaptı, insanlar bir araya gelip, birlikte yaşamaya başlayınca tüm savaşları, nefret söylemlerini ve bayrakları yok edecektir. 
İnsanlar birlikte başaracak!
İsmail Cem Özkan


Sözcükler Can Yücel’i Özler

Sözcükler Can Yücel’i Özler 

Rampa Tiyatrosu tiyatro mevsiminin sonlandığı bu günlerde Tiyatro Simurg uzun bir süredir sahnelerde hayat verdiği oyuna yeniden hayat vermesine olanak verdi ve bizde konukları arasındaydık. Rampa Tiyatrosundan kısa bahsederek oyunumuza doğru adım atalım.
Rampa Tiyatrosu, tiyatro mevsimi sonlanmasına yakın bir zaman içinde İstanbul’da Sıraselviler Caddesine yakın bir yerde tiyatro severlerin hizmetine girdi. Metin Boran yönetiminde tiyatro, değişik gruplara ev sahipliği yapmaya başladı ve orada keyif dolu zamanların yaşanmasına olanak sundu. Tiyatroların üzerinde kara bulutların dolaştığı bir dönemde, tiyatro için bir alan açmak cesaret isteyen bir iştir. O cesareti Metin Boran gösterirken uzun süredir ütopyası içinde olan sahneye de hayat vermiştir.
Tiyatro Simurg, Can Yücel’i hayatını yine Can Yücel’in sözleri ve kelimeleri ile hayat vermiş. Can Yücel yaşamına bakarken yaşadığımız tarih çizgisine yine onun yaşamına ve sözcüklerine vuran olaylara da bakmış oluyoruz. Can Yücel gözü ile Can Yücel’in hayatını sahnede görme fırsatını yakalıyoruz.
Mehmet Esatoğlu, tiyatro tarihimiz içinde kendisine özgü bir yeri vardır, o özgünlük ve ilişkiler içinde birbirinden değerli insanlar ile dostluk kurmuş, gözlemler yapmış, onların deneyimlerinden yararlanmasını bilmiştir. Deneyimlerini, dağarcığına işlediği anekdotları zamanı gelince sahneye taşmayı da bilmiştir. İşte Can Yücel! Mehmet Esatoğlu değimi ile Can Baba sahnededir. Üstelik onun hakkında oluşmuş olan bir çok söylemler ve destansı kurguların dışında gerçek Can Baba ile sahnede yerini almıştır.
Yaşamış bir insanın hayatını ve bir anını sahneye almak çok zordur, çünkü duruş noktasına göre değişen gerçekler; her bireye başka şeyler çağrıştırır. Doğal olarak başka sonuçlar çıkarılır. Üstelik, bu özgün eseri odaklandığınız insanın cümleleri ve kelimeleri ile kurgulamak başlı başına büyük zorluktur. Çünkü öyle kelimeleri seçeceksiniz ki seçtiğiniz kişinin özgün kelimeleri olsun ve yan yana gelen cümleler aynı zamanda devamlılık göstermek zorundadır. Kurguyu yapan için zorluk burada başlar. Belirli bir indeks çizgisi izlenirken, aynı zamanda seyirciye de mesaj vermek zorundadır. Bir bütünlük içinde hem odakladığınız insana saygı göstereceksiniz, hem de onun yaşamına girmiş çıkmış, iz bırakmış anların tarihi dokusunu bozmayacaksınız. Bir roman, öykü veya şiir; yeniden başkalarının cümleleri ile yeniden yaratma sürecidir ve yaratılan eser başkalarının olmayacak, yeniden yaratanın sesi, resmi olacaktır.
Can Yücel, edebiyat dünyamız ve aydınlarımız arasında özel bir konumu vardır, babasının eski bir bakan olması onu inandığı yaşamı ve tercihlerini belirlememiş, o bildiği ve inandığı yaşamı tercih etmiş ve yaşamıştır. İşin kolayına kaçmamıştır, iyi bir eğitim almış, dönemin önemli bir partinin üst kademesinde yer alan babanın namından ve olanaklarından yararlanmamış, sınıflı toplumda kendisi içinde olmasa da işçi sınıfının yanında yer alarak sınıf ile bütünleşmiş, beyin emekçisi olmuş bir şairdir. Kendisine örnek aldığı Nazım Hikmet gibi hayata bakmış, Şeyh Bedreddin Destanında yaşayan bir kahraman gibi hayata bakmış yaşayan bir devrimcidir. Dostları ile içten ve katıksız bir sohbet içinde olmuş, argoyu yerinde kullanmaktan çekinmemiş, Neyzen Tevfik gibidir. Haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmışlığa karşı şiirler yazmıştır, düz yazıları dergi gazete köşelerinde kaleme alarak duruşunu bozmamıştır. Yargılanmıştır, dayak yemiştir, horlanmıştır, acı çekmiştir ama o Nazım Hikmet gibi memleket sevdası olmasını ortadan kaldırmamıştır. İngilizce dilinden yapmış olduğu tercümeler ve seçtiği eserler bile kendi anlayışına uygundur.
Kanser hastalığını öğrendiği an bile moralini bozmamış, yaşama eskiden olduğu gibi bağlı ve hicvin ve kara mizahın dili ile gülümsemeyi sürdürmüştür.
Mehmet Esatoğlu, yazmış, yönetmiş, oynamış…
Yaşanmışlıklarını, duyduklarını, okuduklarını ve Can Yücel’in kelimeleri ve sesi ile sahnede yerini almıştır. Tiyatro yaşamın aynasıdır derler, o aynaya hem kendisini hem de Can Babanın görüntüsünü almıştır. Sahne de yalnız değildir, bu ağır sorumluluğu Bilgesu Ataman sayesinde kefili bir izlenceye dönüştürmüştür.
Mehmet Esatoğlu işte öyle bir adamı sahneye taşırken, ne argo yönünü abartmıştır, ne de yok saymıştır. Hiciv ve mizah iç içedir. Bilgesu Ataman ise her ne kadar yardımcı oyuncu gibi gözükse de aslında başroldedir. Esatoğlu ve Ataman başrolü paylaşmıştır, bir birlerine destek olurken, zaman zaman biri diğerini gölgede bırakacak kadar öne çıkmaktadır. Bu oyunun tek düze olmaktan çıkarıyor. Ses ritmi inişler çıkışlar içindeyken, oyuncu da bu sese uygun hareket etmekte ve sesin vermiş olduğu ritim içinde Can Yücel şiirlerinin ritmini yakalamaktadır.  
Kronolojik bir çizgi yerine, ileri ve geçmişe doğru yolculuklar ile Can Yücel’in daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Oyun bir bütün olarak başarılıdır. Oyuncular ve teknik çalışanların katkıları ile seyirciyi ayağa kaldıracak derecede başarılıdır.
Tiyatro Simurg, bu bütünlüğü yakalamış ve ekibin başarısı Mehmet Esatoğlu’nun başarısını taçlandırmıştır.
Oyunu ayakta alkışlamış ve bu başarılarından dolayı Tiyatro Simurg’u kutlarım.
İsmail cem Özkan

Sözcükler Can Yücel’i Özler 
Yazan / Yönetmen: Mehmet Esatoğlu
Bilgesu Ataman
Mehmet Esatoğlu

Işık ve Efekt: Fecri Taşdemir 

5 Haziran 2014 Perşembe

Nefret söylemi!

Nefret söylemi!

Bu ülkede nefret söylemleri genelde iktidar eli ile geliştiriliyor ve seslendiriliyor. Sanırım bu Osmanlı’dan bize kalan bir miras. Yahudileri, Romanları, Alevileri ve Diğer kültürden olanları hiç tanımamış, görmemiş, geleneğini bilmeyen insanların nefret söyleminde bulunması sanırım yaşadığımız zamanın ruhunda var.
Yaşadığımız zamanın ruhu; daha çok para, daha çok özgürlük için başkasını ezme üzerine kurulu olmasındadır.
Değerlerin yok edildiği, her şeyin para ile ölçüldüğü bir zaman diliminde nefret söylemine karşı hepimizin yapması gereken bir ödev var, çünkü ortak mücadele edilmeyen söylem, sonunda hepimizin celladı olacak ya da ellerimize kan bulaştıracaktır.
2. dünya savaşından sonra yaşanan Yahudi Soykırımı etkisi ile devlet eli yürütülen kampanyalar ne yazık ki nefret söylemini ortadan kaldırmamış, nefret söyleminin derinden derine yayıldığına ve ırkçı sağ partilerin zaman içinde oy almalarını beslemiştir. Irkçı yapıların birincil varlık sebebi devlettir, devletin el altından yapmış olduğu politikadır. Kısaca devlet eli ile propaganda, yasaklamalar ve’ tek yönlü tarih bilinci’ ırkçı düşünceye kan vermiş, yok olması gereken düşmanlık tezi bizzat devlet eli ile ülkenin, toplumun en küçük birimine kadar yayılmıştır.
Devlet, ne zaman ekonomik kriz ve dolaylı olarak siyasi krize girerse azınlıklar zarar görmektedir.
Yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı, nefret söylemine karşı; devlet olanaklarının dışında, devlet işbirliğinden uzakta yapılan her etkinlik benim gözümde daha anlamlıdır, çünkü devletin varlık sebebi; düşman yaratmak ve olası düşman tehlikesi var olduğu sürece kendisini yaşatacak ve koruyacaktır.
Bu zaman diliminde ve yeni kuşağın tipik özelliği konumuna gelmiş okuyan ama anlamayan ve idrak edemeyen bir nesil var. Bu kuşak, ikinci dünya savaşı filmlerinde soykırımı anlatan sahnelerde dahi kahkaha ile gülebilmekte, yaşananları birer masal ve eğlence aracı olarak düşünebilmektedir. Yaşanmış olan acılar, onlar için bilgisayar oyunu gibi gelmekte ve tek amaçları eğlenmek olduğu inancı içinde refleks göstermekteler.  
Sözünü ettiğim kuşak her ne kadar iyi niyeti olsa da iktidarın; eğitim, siyasi, askeri politik tercihleri ile birey belirlemektedir. Birey, nefret söylemini geçmişten gelen bir miras ve doğal şeymiş gibi algılamaktadır, hatta kullandığı kelimelerin nefreti beslediğini ve yaşattığını bilmemektedir.
Eğitim, aynı zamanda geçmişin nefret söylemini, kulaktan kulağa oyun oynayan çocuklar gibi bire bin katarak gerçeklikten uzaklaşmakta ve yeni yaratılan gerçekliği kabul etmesini doğurmaktadır.
Yaratılan yeni gerçeklik, o ülke sınırları içinde doğru kabul edilmekte ve karşılaştırmalı tarih araştırmalarına kapalı bir ezber eğitimden geçen kuşağın, düşünce ve davranışını belirlemektedir.
Ülkenin ilk eğitiminde verilen tarih bilgisi, üniversitede sadece tarih bölümlerinde okuyan öğrencilere; “öğrendiğiniz hepsi yalandı, artık doğruları öğrenme zamanı geldi!” diyen öğretim üyesinin sözünde saklıdır. Tartışmalı doğruları tarih bölümünde öğrenenler, mezun olduktan sonra görev yaptıkları ilk eğitim okullarında gittiklerinde; bilerek, onlara verilmiş olan müfredata uygun kitaplarda ki ‘yalanları’ (resmi tarih) öğretmek zorunda kalmalarını kimse açıklayamaz…
Karşılaştırmalı tarih eğitimi, nefret söylemine karşı mücadelenin en önemli ayağı olabilmesi gerekirken, siyasi çıkarlar ve tercihler bu tarih eğitimi sadece ideal eğitim modeli olarak ortada bırakmaktadır. Eğitim ile aptallaştırılan çocuklar, dillerine bulaşmış olan nefret söylemi cümleleri kullanırken ayıklama şansına sahip değillerdir. Öncelikle, dilde ki nefret sözcüklerinin temizlenmesi için; yaşananların bir destan ve masal olmadığı gerçeğinin yeni kuşaklara aktarılmalıdır. Toplumun her katmanın bu sorumluluğun altında el atması gerekmektedir.
Bilirim ki; ezilenlerin tarihi yaşanan gerçekleri yazar, bizler sadece okuruz...
Umarım, okumak ve gözlemci olmaktan çıkar ve birlikte; nefret söylemine karşı, dide ki ırkçı kelimelerin temizlenmesine karşı bir şeyler yapabiliriz…
İsmail Cem Özkan


29 Mayıs 2014 Perşembe

Gezi Direnişi!

Gezi Direnişi!

Bundan yaklaşık bir yıl önce Gezi Direnişi yaşandı ve tarihimiz içinde ilk defa özgürlük söylem olmaktan çıktı yaşanan bir süreç oldu. Devletin olmadığı, halkın kendi kendini yönettiği, gönüllü olarak gelen baskılara karşı kendisini barikat olarak koyan bir süreci yaşadık.
31 Mayıs günü sabahın ilk ışıkları henüz tam yeryüzüne ulaşmadan yapılan baskın ile Gezi Direnişi başlamış ve özgürlük isteminin, istem olmaktan çıktığı ve yaşandığı süreçtir... O tarihten sonra öldürülen gençlerimiz bir ekoloji direnişi yaptıkları için öldürülmediler, aksine onlar özgürlük istedikleri için öldürdüler... Özgürlük istemi olduğu için iktidar olağanüstü bir şekilde orantısız güç ile saldırdı. O yüzden ülkenin her yerinde direniş oldu, özgürlük türküsü söylendi.
Devrimi örgütleyebilecek bir siyasi yapı olmuş olsaydı; devrim olmuş olacaktı, fakat o ani ve beklenmeyen devrim koşulları değerlendirilememiş, olağanüstü koşullar zaman içinde erimiştir.
Solun güçsüz olduğunu, devrim isteyenlerin devrim için gerekli yapıları kuramadığını çıplak olarak yaşanan süreçte gördük.
“Her yer Taksim, her yer direniş!” derken ekoloji mücadelesi olmadığını özgürlük isteminin bir sloganı olduğunu anlamayanlar bir daha kendilerini gezi ruhunu anlamak için ruh çağırmadan, somut olaylara bakarak düşünmelerini salık veririm.
Gezi Direnişi, bütün ülkenin her alanına yayılmış, her yerde direniş bir şekilde kendiliğinden örgütlenmiş ve toplum içinde baskı altında olduğunu ve özgür olmadığını hissedenler; meydanlara, sokaklara, caddelere çıkmış ve devletin olağanüstü gücüne karşı mücadele etmiş, yer yer devleti meydanlardan, sokaklardan, caddelerde uzaklaştırmış ve özgür alanlar yaratmıştır. Özgür alanlar içinde hiçbir şekilde olay olmaması, halkın kendi kendine yönettiğine yaşan süreçte şahitlik ettik. Türkiye’de başlayan bu dalga bir kelebek kanadı etkisi yaratmış ve dünyanın her hangi bir yerinde dahi “Her yer Taksim, her yer direniş!” sloganın atıldığına şahitlik ettik. Birbirine benzer görüntüler ekranlara düşmüş, aynı şekilde devlet güçlerine karşı halk özgürlük mücadelesi vermiştir.
Gezi, bir direniştir, her ne kadar “isyaaan!” diye bağırmış olsak da ortada isyan yoktur, tersine bir direniş vardır ve bu direnişin sahibi sokağa çıkan halktır.
İsyan ile direnişi karıştıranlar için kısa bir not yazayım; İsyan, planlı ve belirli hazırlık süreci ile oluşur. Kısaca isyan için zaman önemlidir, isyan için bilinçli bir istek ve hazırlık vardır. Direniş ise, ani bir baskın karşısında baskına uğrayanların içgüdüsel olarak verdiği tepkidir, zaman içinde bu tepki sistemli, düzenli ve barikat veya genel olarak değişebilir ve gelişebilir... 31 Mayıs günü yapılan şey halk isyanı değil, orada bulunan ve özgürlük istemi ile birlikte genel olarak halkın (ülke çapında) direnişidir. İsyan için, isyanı yönlendirecek bir iradenin varlığından söz edilirken, direniş için o irade olmadan da olurluğunu yaklaşık bir sene önce yaşayarak gördük...
Direnişe isyan derseniz, o zaman isyan yapmaktan dolayı toplu davaların açılması ve sonucuna katlanmak anlamına gelir... Direniş ise meşrudur ve hakkında dava açılamaz... Gezi davalarında beraat ile sonuçlanmasının temelinde bu vardır... Hiçbir hukuk kuralı, hiçbir yasa direnişi meşru dışı ilan edemez, ona karşı söylem geliştirmez. Eğer geliştirirse o zaman halk içinde direnişin hukuk kurallarının oluşumuna hizmet eder ve halk kendi kuralları içinde oluşacak sorunlara çözüm arayışına girer.
Direniş süreklilik gösterdiği ve sistemli halde toplumun her katmanı içinde yaygınlaşmaya başladığında, sistem eleştiri konusu yapılır ve onun değişimi için yeni sistem arayışları ve denemelerine şahitlik edebileceğimiz tarihin dehlizlerinde yaşanan deneylere bakarak söyleyebiliriz.  Kapitalist sisteminin şimdiki liberal yorumu toplum içinde sınıflar arasında uçurumu derinleştirmiş, sınıf çatışmasını görünür hale getirmiştir. Sistem bireyi yalnızlaştırırken, en yakının üstüne basarak sınıf atlamaya çalışanların olduğu bir ortamda, büyük çoğunluk içinde rahatsızlık yaratmış ve içgüdüsel olarak direnişin tohumları ekilmiştir. Gezi Direnişinde ki gibi bir parkta orantısız şekilde sabah namaz sonrası din için canını verecek kadar dindar olduğunu söyleyenlerin emir ve komutasında korumasız insanlara saldırması vicdanlarda ve içten içe gelişen direnişi ortaya çıkarmış ve o saldırıya karşı halk önce Gezi Park’ına akın etmiş, daha sonra tüm meydanları Gezi ilan etmiştir. Gezi Direnişi, var olan iktidar sözcülerinin söylemlerine ve her türlü korkutmasına karşı bir başkaldırı ve özgürlük söyleminin açıkça haykırıldığı anı oluşturmuştur. Barikatlar, barikat arkasında oluşturulan yeni yaşam biçimi, paranın geçersiz olduğu bir özgürlük alanın oluşturulması tesadüfi değildir. Var olan ve para üzerine kurulu olan anlayışı tersine çevirmiş ve insana yakışır sitemin o özgür günlerde yaşanan olduğu tüm dünyaya gösterilmiştir. Var olan tüm anlayışları ve örgütleniş biçimini parçalayan ve yok eden işte bu yaşanan süreçtir. Sol, kendisi ile yüzleşmesi gerektiği sürekli vurgulanmış olmasına rağmen, yaşan süreçten bugüne kadar gerçek anlamda yüzleşme yaşayamamış, hiçbir şey olmamış gibi park formlarında yeni yandaş ve afişlerini sergileme için imkan olarak görmüştür. Sol içinde Gezi Direnişi öncesinde yönetici olanlar, bugünde hala yönetici olması şaşırtıcı değildir, çünkü onların yaşanan süreci gerçek anlamda okuyamadıklarının kanıtıdır. Sol ve devrimci yapılar bu süreçte ödevlerini yeteri kadar yerine getirmemiş ve halk içinde kitlesel anlamda örgütlülük kuramamışlardır.
Bugün dahi solun bu kadar başarısızlığına rağmen insanlar hala sokaklarda, caddelerde, meydanlarda bir şeyler yapıyorsa sola rağmen yapıyor olduklarının kanıtıdır.
Gezi Direnişi, hiçbir örgütsel dar kalıbın içine sığamayacak kadar geniş alan yarattığı için belki sol yapıları parçalamış ama onların cemaat ilişkisi içinde olan ilişkilerini kıramamıştır.
Gezi direnişinde ölen canlar bizimdir, o çocukların bir bildiği vardı...
O çocukların bildiğini dar bakış açısı içinde değerlendirip, belirli bir sol söylem içinde sıkıştırmamak gereklidir. Gezi Direnişi çünkü var olan tüm alışkanlıkları ortadan kaldıran, kadınlı erkekli, çocuklu, gençlerle, ebeveynli bir direniştir. Tüm azınlıkları içinde barındıran, her inancı içinde koruyan, işçi sınıfının ve sistemin yarattığı ortamdan rahatsızlık duyanların her birini kucaklayan bir süreçtir. Koç ailesi ile Aliağa inşaatlarında çalışan işçileri bir alanda ve söylemde birleştiren bir süreç yaşandı. Soma cinayeti ve ona karşı geliştirilen dayanışma ruhunu da Gezi Direnişi kültürü belirlemiştir. Roboski’den, Gezi Direnişine kadar ölen tüm canlar bizimdir, Soma’da öldürülen her işçi bizimdir, cinayetlere kurban giden her bir bireyin bir bildiği vardı, onu sesli olarak açıkça seslendiremedik ama içsel olarak o sesi duyuyoruz!
O ses bize özgürlük demekte!
Daha fazla özgürlük!
Yaşadık, yaşadığımız özgürlüğü istiyoruz!
Yarın yanağından gayrı her yerde hep beraber olduk!
Şeyh Bedrettin’in düşünü gerçekleştirdik, Börklüce Mustafa’nın başardığını yeniden yarattık!
Tarih bize yüklediği görevi yerine getirecek kadar şanslı bir zaman diliminde yaşadık, şimdi onu daha da geliştirmek ve yaygınlaşmasını sağlamak bizim ellerimizde, yüreğimizdedir.
Yaşasın Gezi Direnişi ve o direnişe katılan her omuzdaşım!

İsmail Cem Özkan