22 Temmuz 2013 Pazartesi

Sol, devrimci olamadı, henüz!

Sol, devrimci olamadı, henüz!

Disk Genel Başkanı Kemal Türkler 22 Temmuz 1980 günü öldürüldü. Onun ölümü 12 Eylül sürecinin kırılma noktalarından biridir, çünkü 12 Eylül darbecileri karşılarında ki gücü test etmek amacı ile cinayetler işlemiş, operasyonlar düzenlemiştir.  Kemal Türkler bir simge isimdir. TKP ve türevlerinin gücü onun ölümü ile test edilmiş ve tepkilerin beklenenin altında kalması üzerine 12 Eylül generalleri bu süreç içinde kendilerince önemli bir aşamayı atlamışlardır.
11 Temmuz 1980 günü Fatsa Nokta Operasyonu Devrimci Yol ve türevlerinin gücünün test edildiği bir kırılma noktasıdır. On gün sonra ise ikinci güç olarak görülen yukarında açıkladığım cinayet ile TKP çevresi test edilmiş ve 12 Eylül askerler için sorunsuz olacağı öngörüsü hayata geçirilmiştir. Elbette bu iki kırılma noktası direnç ve kitlesel olarak ülke saffında protesto edilmiş olsaydı, 12 Eylül darbesi belki o sabah olmayacaktı ama sonuçta olması kaçınılmaz bir olarak hayatta yerini alacaktı. Her iki olayda yeteri kadar direnç olmuş olsaydı belki devrimci yapılar gerçek anlamda örgütlü olduklarını göstererek, 12 Eylül sabahı teslim olmak için sendikacılar cezaevleri önünde sıraya girmeyebilirdi. 
Devlet kendi karşısında gördüğü güçleri zaman zaman test etmiştir, provokasyonlar yaratarak olayları kendi kontrolünde hareket etmesine izin vermiştir. Bunun en iyi örneği Maraş katliamı ve sonrası gelişen Çorum ve Sivas katliamlarıdır. Bu katliamlar kontrollü ve bilinçli olarak yapıldığı 12 Eylül darbesi ile daha iyi anlaşılmış, bu olaylar ile kontrollü bir şekilde ülke kaos ortamına sürüklenmiştir. Dinci kesimin gücünü Konya mitingi ile (6 Eylül 1980) kontrol etmiş, bu gösteri 12 Eylül için bir bahane olarak kullanılmıştır.
Türkiye solu 12 Eylül günü yenilmemiş, aksine daha faşist darbe gerçekleşmeden kısmi olarak yenilmiş olduğu cinayet ve operasyonlara karşı göstermiş oldukları tepkiler ile ortaya çıkmıştır. 12 Eylül darbecileri ve onların danışmanları bilinçli bir şekilde nokta atışlar yaptırmış, o yapılan nokta atışlar ile güçler test edilmiştir. Yılar sonra Devrimci Yol ana davasında kendilerinin örgüt olmadıkları ve dergi çevresi oldukları belirtilmiş, bir anlamda örgüt olamadıkları için yenildiklerini itiraf etmişlerdir.
12 Eylül bir kırılma noktasıdır, o kırımla noktasında sol gerçek anlamda devrimci bir örgütlenme kurmadığı için yenilmiş ve panzerlerin altından bir türlü ayağa kalkamamıştır. Bugün Gezi eylemleri ile daha da çıplak olarak gün yüzüne çıkmıştır ki, sol; devrimci bir anlayış ile örgütlenemediği için Gezi Direnişini örgütleyememiş, iktidarın saldırısına göre tepkisel olarak direnmeyi seçmiş ile kendisini toparlamaya çalışmıştır. (Bu tepkisel örgütlenme biçimi 12 Eylül öncesi sol, sivil faşist saldırılar karşısında gösterdiği refleks ile aynıdır.)  İktidar saldırı yapmadığı günler içinde gezi direnişi bir panayır havasına bürünmüş, gelecek olan saldırılar karşısında hazırlıksız beklemiştir. AKP iktidarı Gezi eylemlerini bir seçim çalışması olarak görmüş, ülke içinde cepheler yaratarak kendi zayıf noktalarının üzerini kapatma yoluna gitmiştir.
Gezi eylemleri iktidar hedefli olmadığı için devlet istediği gibi operasyonlar düzenlemeye devam etmektedir. Açıkça direnişçileri birey olarak yalnızlık duygusu içinde kalmasına özen gösterilmiş, mahkemeler aracılığı ile korkuyu ülke üzerine yaymış ve iktidar korkunun hakim olması için elindeki tüm medya araçlarını kullanarak topluma yeni bir düzen vermeye çalışmaktadır.
12 Eylül yenilgisinden kurutulup, yeni bir devrimci örgütlenme yaratamayan sol, bugün yaşanan cadı avından bir anlamda sorumludur. Sol, kendi kitlesi olan kesimi örgütleyememiş, koruyamamış, devrim için mobilize edememiştir, çünkü devrim anlayışı yapılar içinde henüz hayat bulamamıştır. Dergilerinde, sloganlarında, gazetelerine sürekli devrim vurgusu yapılmış olması, o vurguya yönelik örgütlenme yapıldığı anlamına gelmediği bu son olaylar ile daha çıplak olarak ortaya serilmiştir.

İsmail Cem Özkan 

18 Temmuz 2013 Perşembe

Karşıda neler oluyor?

Karşıda neler oluyor?

Her toplumsal olayın tarafları vardır, her tarafın kendisine göre kahramanları. Bu zaman diliminde yaşayan olayların tarafları ve her tarafın kendisine göre olaylara bakışı var. Çatışan taraflar kadar çatışma içinde olmadan izleyen ve umursamaz kalan bir kesim olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Her koşulda ve her zaman diliminde yaşayan tepkisiz bir çoğunluk…
Olaylara tek pencereden bakarsak elbette yaşanan gerçekliğin sadece bir tarafını görebiliriz, penceremizin genişliği ne kadar büyükse dışarıda yaşanan olayları o kadar açıdan görme ihtimalimiz artar. Yenilgiler genelde görüş alanımızın dışında yaşanan olayların sonucunda olmaktadır, çünkü görmediğimiz ve göremediğimiz alanda gerçekleşen birliktelikler, ayrılıklar ve çatışmalar bizim hem zayıf karnımızı hem de güçlü tarafımızı büyütebilir…
Gezi Parkı olayları ve direnişi bugünlerde değişik kitaplara konu olmaya başladı. Albümler çıkartılıyor, anılar toplanıyor ve yeni bir piyasa açısından önemli verileri içinde barındırıyor. Yakın bir zaman içinde “Gezi aşkları”nı anlatan öyküler, onları dizi haline getirecek senaristler, çizgi film ustaları …vb piyasa için ürün verenler için alan olmaya şimdilik aday ama yakında aday olmaktan çıkacağına dair ilk piyasa için üretilen kitaplardan görmekteyiz.
Sermayenin koşullarının girdiği yerde; doğru ve gerçek anlamda bilginin akışı olacağına karşı inancım yoktur, çünkü müşteri istemleri yönünde gerçeklikler çarpıtılacak ve müşteri (parayı veren) istemleri gerçeklikleri yeniden yazdıracaktır.
Piyasa için ürün verilir, o yüzden bugünlerde piyasaya çıkan her ürünün bir alıcı kitlesi vardır ve o kitleye yönelik ürün çıkarılır. Kısacası piyasa için çıkan ürünlerde gerçekliğin sadece bir bölümünü göreceğiz ve yaşananları bir bütün olarak görme şansına sahip ne yazık ki olamayacağız.
Gezi Parkı olayları ve direnişinin tek muhatabı yoktur, sürekli değişen ittifakların içinde olaylar devam etmektedir.
Olaylar bir sabah vakti, ezan sesinden hemen sonra Gezi Parkı’na gaz bombaları eşliği ile bir baskın ile başlar. Henüz uyku sersemliği içinde olan direnişçilerin parktan kovulması ile olay iki gün içinde ülkenin her karış toprağına kadar ulaşacak bir dalga yarattı. Bu dalga içinde çok muhataplı bir algılayışı ortaya çıkardı.
Başlangıçta saldıran (saldırı emrini veren ve uygulayan) ve direnenler vardı, zaman içinde bu algıda çıkarların ittifak arayışı içinde değişime uğradı. Saldıran ve emri uygulayan AKP ve devlet güçleri bugünde sıkı bir işbirliği içinde bildiklerini uygulamaya devam etmektedir. AKP ve yan cebinde yer alan cemaatler, partiler, kitle örgütleri direniş karşısında bir dil yarattılar. Başlangıçta direnişçilerin kullandığı dile karşı saldırı ve “liderimizi yedirtmeyiz” anlamında bir savunma araçları geliştirmişlerdir.  Fakat bugün onların sosyal medyadaki sayfalarına girdiğimizde bu dilin yerini direnişçilerin kullandığı dilin taklidi aldığı ile karşılaşıyoruz. Direnişçilerin Erdoğan dedikleri yere onlar CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nu koymuşlar. Sanatçılar içinde ağırlıkla Levent Kırca hedeflerinde olduğunu görüyoruz. Direnişi bastırmaya çalışan güçler; direnişin dilinden etkilenmiş ve yandaşlarına sosyal medya aracılığı ile mesaj göndermeye ve direnişin etkisini kendi kitleleri içinde birliği yok edebilecek bakış açısını nötralize etmek için çaba içinde olduklarını görüyoruz. Erdoğan bir kahraman olarak sunulan çalışmalarda, her saldırgan bir anlamda Erdoğan konuma konulmuş… Direnişçilere karşı saldıran polislerin ibadet etmeleri ve ekmekleri için çalışan baba görüntüleri öne çıkarılırken, bayrak ve ülke birliği ve ülkeyi zayıflatmak isteyen güçler olduğu vurgusu yapılmaktadır. Direnişçileri dış güçler kullanmaktadır, onlar gerçekleri saptıran haber kaynakları olarak gösterilmektedir.
Erdoğan’ın her konuşması ve mesajları öne çıkarılırken, direnişçiler ile yapılabilecek her türlü empatiyi yok etmek için cephenin öteki tarafı olarak kendi okuyucu kitlesine sunulmaktadır. Ülkemizdeki olayları yapanlar Mısır’da darbe yapanlar ile aynı olduğu ve Erdoğan büyük başarısı ile darbenin önün kapatıldığı ve olaylara izin verilseydi bir askeri darbenin yapılmış olabileceği imgesi kelimeler arasında mesaj olarak verilmektedir. Mısır’daki seçilmiş cumhurbaşkanı vurgusu yapılarak seçilmişler ancak seçim ile gider mesajı verilerek ülke içindeki erken seçimi yok edecek bir istifanın önü kapatılmaktadır.
Erdoğan kaybettiği liberal desteği Kürt sorunun açımlı olan “çözüm süreci” ile yeniden kazanmaya çalışmaktadır. Liberalleri zaman zaman ödüllendirmekte ve onların küçük bir bölümüne ‘akil’ lakabını bile kayık görmüştür. Gezi Direnişi ile bu liberal desteğini kısmi olarak kaybeden Erdoğan ve ekibi her çıkışı ile onlara göz kırpmayı ihmal etmemekte ve onların kendi lehine laf söyleyebilecekleri yandaş ekranlarda konuk etmeye özen göstermektedir. AKP bilmektedir ki, çıkarları için fır fır dönebilecek bir liberal kesim ve sol içinden “kapı kulu” yapabileceği kesim her dönem vardır. Ekonomik zorluklar içinde olan, ekonomik sorunu olmayıp da kariyer ve kendisini göstermek peşinde olanlar her dönem var olmaya devam etmektedir. O kişiler dikkatli bir göz ile bakıldığında aslında gözlerimizin önünde olduğunu görebiliriz. Kişilerin kullandığı dil, içinde bulunduğu çevrede bir değişim yaşayanların son noktası direniş karşısında olanın politikasını ve yaptıklarını savunur konuma gelmesidir. (üniversitelerde kürsü, maaş peşinde koşan bir çok sol görüşü savunan insanın yaşanan süreçte sessiz kalması ve tepkisiz bir şekilde tatil fotoğraflarını sosyal medyada paylaşımlarını izleme şansına her zaman sahipsiniz.)
Direniş sürecinin bir de saldıran ve direnişi yok etmek isteyen tarafından baktığımızda; onların kelimelere başka anlamlar yüklediği gerçekliği ile karşılaşıyoruz. Liberallerin ve AKP yandaşlarının dilinden düşürmedikleri, özgürlük, seçim, demokrasi, yaşam biçimi, mahalle baskısı gibi kelimeler direnişçilerin yüklediği anlamların çok dışındadır. Anayasa ve yasalarda yapılan değişimler onlar için demokrasi ve özgürlük için büyük adımlar olarak görülürken, Gezi Parkı olayları sonucunda bu büyük adımların aslında içinin başka şeyler olduğu gerçeği ile karşı karşıya geldik.  Asker vesayeti ortadan kalmış gibi gözükürken, başka bir vesayet içinde birer kapıkulu yaratıldığı gerçekliği ile karşılaştık. AKP iktidarını savunan ve onların yan cebinde bulunanlar bu kapı kulluğu özeliklerini büyük bir inanç ile hayata geçirmeye devam ediyorlar.
Sosyal medya karşı görüşlerin karşılıklı ama birbirinden habersiz olarak (sosyal medyaya görsel ve yazılı mesaj yazanlar hariç) yaşam alanı içinde ortak bir zeminde bulundukları gerçeği ile karşı karşıyayız. Her kesim bu medya içinde birbirinden habersiz, bağımsız kendi yandaşına ve okuyucusuna kendi penceresinden ne görüyorlarsa yansıtmaya devam ediyorlar. Sosyal medya bir anlamda tereciye tere satanların ve propaganda haberlerin yaygınlaştığı, gerçekliğin bir yüzünün görüldüğü alanlar olarak ekranlarımızda gözükmeye devam ediyor…
Yeni piyasa koşullarının hakim olduğu bu alanda yeni pazarlama yöntemleri uygulanmakta ve geliştirilmektedir. Sosyal medya hızlı tüketimin olduğu bir alan olarak gün be gün bir anlamda yeni çöplük dağları yaratmakta ve her olay ile yaratılan çöplükler unutulmaya yüz tutuluyor…

İsmail Cem Özkan

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Sembollerin anlamları değişirken…

Sembollerin anlamları değişirken…

Hiç zamanı değil biliyorum ama beni rahatsız eden semboller o kadar çok yaygınlaştı ki, o sembollerin ne anlama geldiğini bir kere daha anımsatayım dedim.
Biliyorsunuz 12 Eylül ülke tarihimiz için kırılma noktasıdır, ikinci kırılma noktasını Gezi Parkı direnişleri ile yaşadık. İki kırılmanın da kendisine ait sembolleri ve söylem biçimleri oldu. Elbette her iki kırılmadan birileri ticari zekaları sayesinde ekonomik gelir kapısı bile açtılar. Bizler sembollerin ekonomik değerlerinden daha çok, o semboller ile neler anlatıldığını kısaca anımsatalım dedik.
12 Eylül faşist bir darbedir, bugün bu darbenin yani kırılma noktasının faşist olup olmadığını artık tartışmıyor. Yıllar içinde ortak zeka dedi ki, bu faşist bir darbedir, darbenin olduğu gün ve ilerleyen günlerde adları komünist olan örgütler kabul etmemiş ama yıllar sonra onlarda kabul etmiştir. Geç oldu ama sol tarih içinde dip not olarak o günkü tepkiler tarihin zaman çizgisi içinde yerli yerinde durmaktadır.
12 Eylül faşist darbesi toplumu sindirmek için cadı avı başlatmış, soldan olan, sol gibi gözükenler üzerine acımasız olarak gitmiş, yan güç olarak kullandığı sivil faşist hareket üzerine ise karşısında direnecek devrimci direnç bulamayınca sivil faşistleri de içeriye almış aynı şiddet ile üzerine gitmiştir. Sol – sağ (!) görüşteki kişiler kafesler ve hücreler içine atılmış, bir birine kaynaştırma programını zor ile uygulatılmıştır. Faşist rejim işkence haneleri gizleme ihtiyacı duymadan toplumun gözü önünde ölümleri sıradanlaştırmış, işkence altında ölenleri faili meçhul olarak kabul ederek yok saymıştır. Kilim, halı içine sarılı işkence görmüş insanların cesetleri o dönemde caddeler üzerinde bulunması normal sayılmıştır. Terör adı verilmiş ve anarşi yuvalarını gösteren özel programlar yaptırılmıştır. Kendi yaptıkları işkenceleri haklı göstermek amacı ile solcu olan örgütlerin güya hücre evlerinde bulunan işkence tezgahları halka sunulmuş, her yakalananın önünde kitaplar sergilenerek suç okuyan insanlar yapıyor imgesi topluma gösterilmiştir. Okumak yerine kısa yönden zengin olma hayallerini besleyen özel programlar yaptırılmıştır.
12 Eylül cezaevi ile anılması ve sembolize edilmesi doğaldır, çünkü baskı, işkence, zulüm o dönem ile özdeşlemiştir. Şimdi o dönem işkence merkezi olan cezaevlerinde ve cezaevleri dışında toplumu yeniden yönlendirme merkezleri olan okullarda kullanılan sembollere bir bakmamız gereklidir.
12 Eylül generalleri Kemalizm ya da Atatürkçülük denen kavramları öldürmek ile işe başlamıştır. Kurucu olanların ideolojileri, doktrinleri 12 Eylül ile birlikte tarihin tozlu raflarında yerine bırakılırken, yeni bir tarif ile kamuoyunun karşısında olmuşlardır. 12 Eylül darbeci başı kendisini kurucunun yerine koymuş, onun gibi giyinip kameraların karşısında poz verme ile artık yeni ideolojinin ve ülkenin yeni rotasının hangi yolda olacağı konusunda ipuçları miting alanlarında halka açıklamıştır. Ülke yeni rotası Ortadoğu’dur ve yeni rotasına uygun olarak ılımlı İslam iktidarı için ortam ve zemin hazırlanmıştır. Askerler siyasi sahnesinden uzakmış gibi gösterilip, siyaseti belirleyen ve birilerin çocukları olmaktan gurur duymaktadır. Askerler emir komuta zinciri içinde firesiz olarak bu yeni ülkenin yolu için elbirliği içinde çalışmış, toplum mühendisleri için büyük bir laboratuar alanı yaratmışlardır. Tv dizileri ile gençler spora yönlendirilmiş, liseli gençliği çay partileri ve davetler yapması için özendirilmiştir. Toplum ahlakı olarak parklar denetim içine alınmış, el ele tutuşan gençlere uyarı cezası dahi verilmiştir. Baskı, toplumun tüm hücrelerinden hissettirilmiştir.
Bu baskı araçlarının sembollerini artık açıklayabiliriz. En önemli sembol bayraktır. Bayrak her yere asılmış, pop müzik parçası haline getirilmiş, Türkiyem Türkiyem sözleri cıs taklar eşliğinde bayrağa sarılmış seksi bir kadın portresi her gün ekranlardan sesi duyulur olmuş. O parçayı duyan bayraklı kadını hemen anımsar olmuş. Bayrak yasası değiştirilmiş, bayrak yaşamın her alanında değişik biçimlerde karşımızda olması sağlanmış. Cezaevlerinde mahkumlar, okullarda öğrenciler bayrak karşısında durması bir rutin haline getirilmiş, istiklal marşı duyan biri nerede olursa olsun ayakta ve dik durması sağlanmış. Ana dili farklı olan analara, babalara çocukları ile görüşmeye gittiklerinde Türkçe konuşma zorunluluğu getirilmiş, mahkum çocuklar ile Türkçe bilmeyen analar ve babalar gözleri ile konuşması zorunlu kılınmıştır.
Atatürk’ün yüzüncü yıl doğum günü nedeni ile dağ, taş, devlet daireleri, her yer 100. yıl logoları ile doldurulmuş, nereye bakarsanız Atatürk suratlı arkası bayrak olan metal bir sembol ile karşılaşırsınız. Bu sembol aynı zamanda yeni oluşturulan liberal ekonominin sembolü olan Kemalizm ve Atatürkçülüğün sembollüdür. Okullarda inkılap tarihi adı altında verilen yeni Atatürkçülük ideolojisi, mahkumlara her sabah zorunlu, okullarda eğitim gören çocukların ezberlemek ve bilmek zorunda olduğu bir çok bilgi verilmiştir. Bu sembol 12 Eylül rejiminin sembolüdür. Ve ikinci sembol yaşamın her alanında kullanılmıştır.
12 Eylül aynı zamanda çok kültürlü, çok dinli, çok dilli olan ve yasalarda karşılığı bulunmadığı için yasak olmayan bir ulus devleti idi. 12 Eylül ile bu çok olan özelliklerimiz “klasik ulus” devleti kavramı anlayışı ile birlikte yasaklandı ve uygulamaya katı bir şekilde kondu. Ülkede yaşayan tüm etnik, farklı dilli, inançlı kişilerin topluma uyum sağlanması için katı asimilasyon programı yürürlüğe kondu. Alevi köylerine camiler yapıldı, Kürt köylerin adları değiştirildi. Bu ülke topraklarında yaşayan her birey, suni, Türk ve mezhebi Hanefi olarak kabul gördü. Lozan anlaşması ile kabul edilenlerin dışında olanlara katıksız bir şekilde uygulandı. Süryanilerin binlerce yıllık yaşam alanına müdahil olundu ve onların büyük çoğunluğu yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Ezidi inançlı olanlarda Süryaniler gibi sürgüne gitmek zorunda kaldılar… 12 Eylül ülke tarihinde daha önce hiç görülmemiş kadar insanın yurtdışına sürgüne gittiği ve vatandaşlıktan çıkarıldığı yıllardır.
12 Eylül ötekileştirilenlerin bir cephe içinde olmasını sağladı ve ötekiler, öteki olmadıklarını kanıtlamak için Türk’ten daha çok Türk, yeni Kemalizm’den daha çok Kemalist, Atatürkçülüğün yeni biçimini hemen kabul etti ve yeni liberal yaşam biçimine uyum sağladı. Muhalefet hareketi de rejimi ve generalleri rahatsız etmeyecek şekilde ılıman, satılacak köprüyü “sattırmam”, yağmalanacak her hangi bir şeyi “yağmalatmam” diye bağıran ama sokakta eylem yapamayan bir muhalefet yaratıldı. İktidarın elinde oyuncak olan bu muhalif anlayışı sayesinde iktidarda kim olursa olsun, tüm isteklerini liberal ekonomi anlayışına uygun olarak hayata geçirilmiştir. Albaraka Türk 12 Eylül rejiminin faizsiz bankacılığın sembolü olarak hayatımıza girmiş, rabıta ile halkın her katmanına yayılmıştır.
Yastık altında yer alan paraların kullanıma girmesi için banker ve bankalar o dönemin sembolüdür. Paralar toplanmış ve sermayenin hizmetine sunularak yeni bir sınıf yaratılmasına olanak sağlanmıştır. O sayede okullu olmayan ama gözü açık bireylerin yeni yağmada rollerini iyi oynamışlar ve yanlarında okumuşları çalıştırarak bir anlamda okumamışların ekonomik iktidarı kurulmuş oldu.  Bu yeni sermaye sahipleri bugün ki iktidarın yolarını hazırlamıştır. 28 Şubat post modern darbe ile bir mağdur kesim toplum önünde yaratılmış ve o mağdur kesimin iktidar süreci hızlandırılmıştır. Bütün bunları 12 Eylül darbesi yapanlar ve o darbenin ürünü olan bir iktidarlar, yine darbenin ürünü olan anayasa ile bu olanaklara kavuşmuş ve seçim ile gelen seçim ile gider söylemi bu dönemin en popüler söylemi olmuştur.
Bugün var olan tüm Kemalist ve Atatürkçü örgütler dikkatli incelenirse her biri 12 Eylül ile bir şekilde ilişkisi vardır. Onun üründür. Bugün çevremizde kullanılan bir çok sembolün aslında başka şeyleri sembolize ettiğini ve ama algılarımız ile oynanarak sanki başka anlamlar yüklediğimizi düşünüyorum…
12 Eylül Mustafa Kemal’i öldürdü, bugün kendisini kurucuların devamı olarak görenler öncelik ile onu öldürenler ile hesaplaşmak zorundadır. Eğer hesaplaşmıyorlarsa o dönemin kültürü ve sembolleri kendi anlamları ile yaşamaya devam ediyor demektir.

İsmail Cem Özkan

9 Temmuz 2013 Salı

Gezi Parkı direnişinden devlet kavramına bakış…

Gezi Parkı direnişinden devlet kavramına bakış…

Halk için devlet kavramı sürekli duyduğumuz ama yaşam içinde hiç rastlayamadığımız bir terimdir. Devlet kavramı incelenmeye başladığı günden beri sürekli vurgulanan ama bu vurgunun arka boyutunun pek tartışılmadığına şahitlik ediyoruz. Devletin idarecileri zaman zaman “biz halk için çalışıyoruz, halk efendimiz biz uşaklarıyız!” söylemlerine bir çok kere şahitlik etmiş olabilirsiniz. Fakat gerçek bunun tam tersidir, halk devlet için çalışmaktadır ve vergileri ile baskı aracının daha da gelişmesine ve büyümesine sebep olmaktadır. Devlet halk üzerinde baskı aracına dönüşmüş ve bu baskı aracını yine halk adına halka uygulamaktadır.
Devlet, düşman ve çatışma var olduğu sürece vardır, bu korku araçlarını ortadan kaldırın devletin varlığı tartışma konusu olur.
Özgürlük ve demokrasi gibi kavramlar yaşanan zamana, coğrafyaya ve kültüre göre göreceli olarak anlamlandırılır ve o anlamlar içinde devlet tartışılır.
Devlet soyut bir kavramdır, varlığı hissedilir ama göz ile görülmez, el ile tutulmaz. Devlet sistemin kendisidir. Halk sadece varlık sebebidir. Sistem olarak insanlar olduğu sürece varlığını korur. Devlet, halkı köle olarak görür ve ondan aldığı güç ile halkı güçsüz yapar, sömürür.
Devlet hükümet değildir, sadece hükümet devletin bir parçasıdır. Hükümete rağmen devlet kendi ihtiyaçlarını giderir. Bunun en tipik göstergesi ordudur. Ordu devletin önemli bir savunma aracıdır ve hükümete rağmen bütçesini meclise onaylatır.
Devlet, örgütlendiği kültüre göre biçimsel değişimler gösterebilir ama genel yapısı toplumun sınıflar yapısı içinde sınıflar arası çatışmayı en aza indirmek ve sistemin devamı için oluşturmuş olduğu yapılar bütündür.
Bizim gibi ülkelerde devlet parası olanın ihtiyacına göre örgütlenmiş, güce önem verir. Sınıflar arası uzlaşma yerine çatışmayı körükler ve çalışan kesim ve işçi sınıfını daha da köleleşmesini kanunlar ve yasalar ile meşru yapar.  
Devlet çatışmadan beslenir, ırk, cinsiyet, renk, din, dil ayrımı yapması doğaldır, çünkü çatışma devleti güçlendirir ve istediğini seçilmiş meclise ve hükümete yaptırır.
Devlet için halk örgütlenmesi olan rejimlerde ve sistemlerde; devlet her zaman kendisini daha da güçlendirecek ve barış için iktidara gelenler  dahi savaş /çatışma çıkarmak zorunda kalacaktır.
Bir dönem devlet sosyal devlet kavramını otaya atılmıştı. Batı dünyası ve biz nısbi olarak sosyal devlet olduk. (Sosyal devlet kavramı da devletin duruşunu bozmadı, halk devlet için çalıştı.) Sorunlar bir süreliğine ertelendi.
Batı dünyası iki dünya savaşının sonunda devleti sosyal devlet olarak kendi coğrafyasında örgütlerken, içinden gelebilecek olan her direnişi yok etmiş, ama aynı batı sömürge ülkelerine başka bir devlet bakış ile yaklaşmış ve olabildiğince zalim ve sömürü düzenine uygun devlet mekanizması kurmuştur. Üçüncü dünya ülkelerinde birey hakkı yoktur, devlet ve sömürgeler için insanlık onuruna yakışmayan koşullarda insanlar çalışmaya zorlamıştır. Çok çalışarak az ücret alan bir çalışma düzeni kurulmuş ve insanlar dini duygular kullanılarak ayaklanması ve devlete karşı gelmesi engellenmiştir. Devlet ana olarak sunulmuş ve devletin verdiği her türlü sefa ve cefa kabul edilmesi için halka baskı uygulanmıştır.
Devlet ve sistem sorgulama yerine, hükmedenler ve hükümetler sorunlu olarak algılanmış ve o sorunluların değişimi için kısmı bir demokrasi oyunu oynanmasına izin verilmiştir. Seçimler bir anlamda zalim olan devleti koruyan ve onu dönüştürmek isteyen her türlü saldırıya karşı bir savunma aracı olarak insanların önüne seçenek olarak sunulmuştur.
Ordu, üçüncü dünya ülkelerinde rejim değişikliği ya da savunulması amacı ile konumlandırılmış ve devletin geleceği ve bekası için darbe yapma hakkı verilmiştir. İkinci dünya savaşı sonrası bir çok ülkede domino taşı etkisi gibi bir birini izleyen darbeler yapılmış ve darbeler sonucunda gelişmiş ülkeler ve onların firmaları olabildiğince yeni durumdan faydalanmıştır. Kaybedenler elbette hep halk olmuştur, daha da fakirleşmiş, zulüm, işkence ve zamlar altında daha fazla özveri göstermesi beklenmiştir.
Global dünya adı altında geliştirilen yeni doktrin ile devletin konumu yine değişmiş ve liberal devlet kavramı bütün ülkeler için uygulamaya konmuştur. Bu yeni devlet kavramı içinde parası olan için devlet ve paraya hizmet eden bir devlet kavramı geliştirilmiş ve uluslar arası rüşvet meşru hale getirilmiş, şirketler uluslar arası konumda birleşirken ulusal özellikleri ortadan kaldırılmıştır. Şirket nerede doğdu, nerede hizmet veriyor, nerede fabrikası gibi kavramlar artık sorgulanmaktan çıkmış, çok dilli, çok kültürlü, çok ülkenin sermayesinin aktığı ve yönlendirildiği bir mekanizmaya dönüştürülmüş ve borsa içinde bir rakama indirgenmiştir.
Halk devlet için çalışmaya devam etmesi doğal olarak devam etmektedir, her ne kadar şirketler için çalışıyor gözükseler de bir anlamda devletin hükümranlığı için vergi vermeye, ordusu için asker olmaya devam etmektedir. Devlet sosyal devlette olduğu gibi artık hizmet vermemektedir, bir çok hakkı paralı hale getirmiş, bu paralı hizmetlerden pay alarak bütçesinin açığını kapatmaya ve cari açık sorunu kontrol edilebilir konumda bulundurmaya yönelik reformlar yapmaktadır.
Ulus kavramı dikkatli incelenirse tek dil, tek din, tek millet üzerine kuruludur, bu anlayışın tamamen ortadan kalkamadığına ve hala inat ile bu görüşü savunmaya çalışanlar gerçeklikten uzaklaşmış toplum içinde karşılığı olmayan söylemlere kadar gerilemiştir. Elbette azınlık bir grubun savunması her daim olacaktır, çünkü onlar bu ülkeyi hala tek dili, tek dinli, tek kültürlü olduğunu sanmaya devam ediyorlar. Ulus devlet kavramı ülkemiz için hiçbir zaman örtüşmediği yaşanan çatışmalar ile sürekli olarak kendisini hissetmiş ama devlet baskısı altında asimilasyon politikaları ile sonuca ulaşılamamıştır. Çok kültürlü, dilli, dinli, mezhepli bir toplum bütün baskılara karşı kendisine özgü direnç noktaları kurmuş ve kendisini savunmuştur. 12 Eylül rejimi ulus devletinin son seferiydi ve bu sefer ile devlet ulus söyleminden uzaklaşmış ve liberal ekonomi devlet yapısı içinde öteki olanlar kendilerini isyan ile ortaya koymuştur. Kürt isyanı sayesinde ülke adım adım özgürlük yolunda adım atmış olsa da devlet kavramı sorgulanmamış, yine halk devlet için çalışmaya ve üretmeye devam etmiştir. Devlet için yapılan her çalışma ise baskıyı, zulmü halk üzerinde daha da artırmış, bir kıvılcım ile bunu açıkça dillendirmiştir.
Halk için devlet henüz yaratılamadı. Devlet için halk görüşünün hakim olduğu yapılanma ülkemiz topraklarında binlerce yıldır varlığını koruyor. Osmanlı’da ve yaşadığımız cumhuriyette devlet aynı ilkeler ile hareket etmektedir. Halk devlet için çalışır, vergisini verir, zamanı geldiğinde askere gider, evlenir, çocuk yapar, devlet okulunda ya da devlet tarafından belirlenmiş tarih bilinci ile çocuk devlet için eğitilir. Yani her şey devlet içindir.
İnsanlık tarihi içinde devletin oluşumundan bugüne kadar halk devlet için çalıştı, geldiğimiz zaman diliminde ise bunun tersi olabileceği ve devleti yok edecek bir zamana geçişin ilk devrim kıvılcımları halk isyanları içinde kendisine yer bulmaya başlamıştır.
Gezi Parkı halk isyanı; yaşanan geçmişin tüm tekli düşüncesine karşı bir arada yaşamı öne çıkarmıştır.  Her dilden, her dinden, her inançsız kesimden, her renkten, her kültürden, her her her yani farklılıklara rağmen bir arada yaşamı savunan düşünce öne çıkmıştır.
Elbette birilerin yaptığı gibi sadece slogan olarak algılanmıyor... Devrim için örgütlenen, devrim için ilişkilerini biçimlendiren, saydam ve özgür yapılar şimdilik sizlere ütopik gelebilir, ama eğer örgütlenilirse hayatta karşılığını bulacağını düşünüyorum.
Halk için devlet görüşünü benimseyen, ulusal ordunun varlığına inanmayan, polisin bildiğini arkadaşından - yoldaşından saklamayan, memlektçilik, cemaatçılık yapmayan, gelecek için geçmişe önem verin diyerek geçmişte saplanıp kalanların dışında olanlar yeni bir düşüncenin etrafında bir araya gelmeye başlamıştır. Gezi Parkı direnişi iktidar partisinin liderinin anlamsız bir inatlaşması tarihimiz içinde hiç gözükmeyen ilk halk hareketine kıvılcım olmuş ve yeni bir düşünce yapısının ve yaşam biçiminin hayatta karşılık bulmasına olanak sağlamıştır.
Halk sistemi değiştirebilir, doğru istem ve ona göre örgütlenmiş ise... Adına devrim denir...

İsmail Cem Özkan

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Ordu kime hizmet eder?

Ordu kime hizmet eder?

Bugüne kadar ordunun görevleri ve kime hizmet ettiği konusu kafamızda netti. Ordu içinde bulunduğu coğrafyadaki siyasi iktidara hizmet etmek ve dış güçlere karşı ülkenin sınırlarını korumak olarak bilirdik. Fakat son otuzyıl içinde bu görüş biraz düşünülünce kafa karışıklığı oluşuyor, çünkü olaylara baktığınızda ordu sanki halka hizmet etmiyor da, birilerin çocuğu olmuş oluyor. 12 Eylül darbe bülteni radyoda okunurken, “bizim çocuklar başardı” sözü unutulacak gibi değildir.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile ordunun işlevi ve görevi değişmiştir. Ulus devlet kavramı içinde tartışılamayan, eleştiri yapılamayan ordu, bugün görevleri ve yetki alanlar kısıtlanmaya çalışılmaktadır. Ordu, savaş ile anılması gerekirken bugün, darbeler ile anılır oldu. Ordunun savaş için yapması gereken çalışmalar, savaş oyunları sürmekte olan bir davanın konusu olmuştur. Davaya konu olan şey doğru ya da yanlış ama ülkenin yönetimi üzerine bir senaryo üzerine oynanmasıdır. Ordu dış düşmanlara göre yapılanması gerekirken, iç düşmanlar ve hatta ülkenin yönetimini temsil eden hükümete ve muhalefet güçlerine karşı iç savaş varmış gibi senaryo oyunu bile oynayacak kadar alanını geliştirmiştir.
Ordu darbe yapan konumda olduğu süre içinde o ülkenin çıkarından daha çok, orduyu finans edenlerin çıkarları daha öncelikli olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. En son canlı yayın ile izlediğimiz Mısır ordusu yaptığı darbe ile Mısır halkının çıkarlarını korumaktan daha çok BOP çıkarlarını korur konumundadır. Amerikan senatosundan geçecek olan yardım paketi, ordunun kimin finansı ile ayakta kaldığının kanıtı durumundadır.
NATO ülkelerinde ordu, NATO çıkarlarını korumak ve kollamak ile yükümlüdür ve NATO tarafından alınan kararlara uymak ile yükümlüdür. Ordu, hayır ben NATO çıkarını değil, ülkemin çıkarı için bu karara uymam, uyamam diyemez, ülkenin siyasi iradesi alacağı karara uymak ile yükümlüdür. Bugüne kadar NATO’nun almış olduğu tüm kararlara uymuş olduğu için hayır söz konusu değildir. Alınan kararlar siyasi iradenin bilgisi dahilinde ve sorumluluğu altında alınmış kararlardır.
Bir ülkenin bağımsız olup olmadığını bilmek için bir kaç test yapılması yeterlidir, fakat testlerde ne çıkarsa çıksın söylem ile her ülke bağımsızdır! Bağımsızlık göstergesi olarak parlamento ve seçilmiş bir hükümetin varlığı gösterilir. Bağımsızlık tanımı ve bakış açısı yaşadığımız zaman diliminde görecelidir. Göreceli olduğu için bağımlı ve özgür olmayan ülkelerin hükümetleri bağımsızlık ve özgür oldukları vurgusunu sürekli yaparlar.
Bir ittifak içinde olan, stratejik ortaklık içinde hareket eden, ekonomisi tamamı ile ya da bir kısmı ile dışarıya bağımlı, sıcak para ile gününü kurtarır halde olan ülkelerde bağımsızlıktan bahsedilemez. Ekonomiyi kontrol eden ülkenin her şeyini kontrol eder.
Ekonominin her şeyi belirlediği bir yerde parayı veren ve parayı kontrol eden parayı hangi amaç ile verdiğine bağlı olarak kontrol eder. Ordunun bir aracını hareket ettirmesi bile ekonomi ile direkt ilişkisi vardır. Parası olmayan ordunun hareket etme şansı yoktur, o yüzden her geri kalmış ülkelerde ordu bütçesi, bütün diğer bakanlıkların bütçesinden daha fazladır, çünkü ordu ülkenin kaderini belirleyen en önemli unsurdur… (Diyanet işlerinin bütçeden fazla pay alması onu sivil bir ordu gibi gören anlayışın varlığını temsil eder sadece.)
Ordu bu bakış açısı içinde ekonomi ile bire bir ilişki içindedir, ordunun artık tek görevi vardır, parayı verenin (kontrol edenin) istemlerini yerine getirmek, onlardan emir almaktır...
Ulusal çıkarlar, global çıkarların yanında artık dominant değildir, ulusal çıkarlar kavramının da ne kadar göreceli ve durduğun noktaya göre değiştiğine Mısır’da yaşanan olay ile bir kere daha anlamış oluyoruz.

İsmail Cem Özkan

22 Haziran 2013 Cumartesi

Özgürlük için…

Özgürlük için…

Son yüzyıl içinde özgürlük mücadelesi girdaplar içinde devam eden bir süreçtir. Henüz özgür bir toplum ve özgür bir yaşam oluşmamıştır, devam eden bir süreçten bahsediyoruz. Özgürlük mücadelesi yapanların özgürlük karşısında tutumları ve yaşam tercihleri de o mücadelenin başarıya ulaşıp ulaşmayacağının ipuçlarını bize aslında sunmaktadır. Bugüne kadar yapılan özgürlük mücadelesi ve o mücadelede hayatını kaybedenler ve kazanımları bugün yaşadığımız neoliberal yaşam tercihi içinde tarihin sayfalarında tozlanmaya bırakılmış gibi bir izlenim vardır. Gerçekten öyle midir?
Özgürlük mücadelesi birey bazına indiren ve bireyin başarısının ve kariyerinin özgürlük olduğu vurgusu neoliberal ekonominin topluma vermeye çalıştığı bir tanımdır. Kısaca her koyun kendi bacağından asılacaktır, burada başarı kişinin yeteneği, çevresi, doğru zamanda doğru ilişkiler içinde olmak olarak daha da detaylandırılmaktadır. O yüzden global emperyal dünya henüz tam yerli yerine oturmadan önce verilen ama başarılı olmayan bu bakış açısı ülkemizde 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi sonucunda tam oturmuş, alışmayacağım, ret ediyorum söylemleri içinde toplum bu bakış açısını benimsemiş ve ona göre yaşam biçimini oluşturmuştur. Yaşanan süreç sonucunda toplum görmüş ki, bu özgürlük anlayışı gerçek anlamda özgürlük olmadığını ve toplumun geniş kesimini aslında köle yaptığı ile karşılaşmıştır. İşbirlikçi küçük bir azınlık bu özgürlük tanımında olabildiğince yararlanmış, başarılı olamayanları aptal, işe yaramaz ve toplumun üzerine kambur olarak görme eğilimi artmıştır.  Bu kambur kesimi ise dilendiriciliğe alıştırmış, dayanışma yerini yardımlar almıştır. Oluşturulan “sivil toplum” yapıları ile toplum denetim altında tutulmuş, demokrasi ve özgürlüğü sandığa gidip oy vermek ile sınırlandırmışlardır. Yardıma muhtaç birinin yaşanan süreci sorgulayabilecek kadar bilgi birikimi olamaz, olsa da zaten onu dillendirebilecek ve değiştirebilecek bir gücü yoktur. Yardıma muhtaç birilerinin gelecek projesi ve perspektifi olamaz. Anlık bulur ve yaşar, çünkü yardıma muhtaç biri sürekli borç içindedir ve yaşamı ipotek altındadır.
12 Eylül bizim toplumumuz için bir kırılma noktasıdır, ikinci büyük kırılmayı 31 Mayıs sabahı yaşadık. O sabah ülkenin geleceği ve özgürlük anlayışı bir anda yeni tanımlara kavuşmuş, bireyin özgürlüğü yerini toplumun özgürlüğü ve dayanışmayı öne çıkarmıştır. Devlet o güne kadar sorgulanmamış, güçlü olması doğal gibi algılanmıştı, fakat 31 Mayıs sabahı devlet kavramı ve özgürlük yan yana gelmiş ve sorgulanmaya başlanmıştır. O güne kadar solcusundan sağcısına tüm toplumsal muhalif ve iktidar yapısı devleti aynı şekilde algılamış ve devletin bekası için her türlü özveriyi göstermiştir. En tipik örneği 12 Eylül döneminde muhalif sendika başkanları ve üyeleri mahkeme kapılarına gitmiş bizi tutuklayın demişlerdir. Aynı bakış açısı ile Gezi Parkı için bir günlük iş bırakama eyleminde DİSK Genel başkanı 12 Eylül sabahında söylenen sözü tekrarlamıştır. “Devletimizin bekası ve huzur ve barış ortamının bozulmaması için üzerimize düşen görevi yapıyoruz.”
12 Eylül kırılması ülkemizin siyasi duruş noktasını ve rotasını Ortadoğu ve tipik İslam ülkesi siyasi havasına doğru değiştirmiştir. Doğal olarak muhalefet yapılanması da İslam vurgusu öne çıkarılmıştır. Önceleri başörtüsü mücadelesi gibi yapılan ama topluma benimsetilen yeni bir yaşam biçimi toplumun tüm kesimlerine benimsetilmiştir. Laik – antilaik söylemi adı altında yapılan cepheleşme toplumun içinde yer alan tüm özgürlük kırpıntılarını da yok etmiştir. İttifaklar, koalisyonlar yeni yaratılan cepheler ve gündem değişiklikleri içinde sürekli şekil ve biçim değiştiren şekilde olması sağlanmıştır. Toplumun o güne kadar biriktirdiği tüm birikimler ve ideoloji ile biçimlenmiş kuşaklar yeni yaratılan ideolojiye uygun eğitilmesi için her türden araç toplum mühendisleri eli ile aktif hale getirilmiştir. Hiç kimse bu ülkede laik bir sistem yoktur, önce laik bir devlet yaratılmalıdır diye söylem geliştiremeden bir cephe içinde taraf konumunda kendisini bulmuştur. Ülkemizde son otuz yılı sürekli cepheleşme ve hafif yoğunluklu çatışma içinde geçmiştir. (Kürtlere karşı yapılmış olan adı konmamış savaşın etkileri zaman içinde tüm ülke topraklarına yaygınlaştırılarak, korku cumhuriyeti için bir propaganda aracı olarak kullanılmış ve sermayenin el değişimi içinde bir araç işlevi görmüştür.)
Yeni yaratılan toplumun muhalif kanadı içinde Alevilere bir rol biçilmiş olması tesadüfi değildir. Aleviler homojen bir yapı içinde değillerdir ve şehir örgütlenmesi yok sayılacak kadar zayıftır, çünkü 12 Eylül öncesi kendilerini sol içinde tanımlamışlar ve orada (belki) zorunlu olarak var olan saldırılardan dolayı konumlandırmışlardır. Devlet, Alevileri her zaman potansiyel suçlu olarak görmüş ve onu yok etmek için her türlü aracını kullanmaktan çekinmemiştir. Suçlu görünenler elbette suçlu görünen sol içinde örgütlenecektir, başka çıkış yolu da yoktur. Maraş, Çorum ve Sivas olayları bu örgütlenmenin ne kadar doğru bir tercih olduğunu ortaya koymuştur. Tutuklanan ve gözaltına alınan Alevi gençler daha fazla işkence altında kalmış, suçlar üzerilerine mahkeme tarafından kayıt edilmiştir. Bugün geçmiş davalar yeniden gözden geçirilmiş olsa, bir çok hakimin kararının ne kadar önyargı içinde verdiğini görebiliriniz. Ezilenler sırf ezildikleri için yan yana gelmiş ve birbirini kollamıştır, bunu solcu olduğunu söyleyen devrimcilerin büyük bir bölümü dışarıya çıktıklarında dahi anlayamamış olduklarını gözlemleyebilirisiniz. Cezaevinde farklı siyasi davalarda yargılanan Alevi gençler, bir birlerine örgütsel fark gözetmeden yardım etmişler ve dayanışma içinde olmuşlardır.
12 Eylül kırılması solu ve devrimci yaşam biçimini tamamı ile ortadan kaldırmıştır, çünkü devrimci dayanışma içinde olduğunu söyleyenler eski ilişkileri kullanarak kendilerinin özgürlüğü için mücadele etmiştir. Çocuklarını en iyi okulda okutmak, en iyi dershaneye göndermek için arkadaşının üzerine basıp maddi gelir etmeye çalışması ve bunun için her türlü ilişki içinde olması tesadüfi değildir. Cezaevinde çıkan veya yurtdışından dönen eski devrimcilerin her yerde olması ve çıkarı için her biçim ve söylem içinde olması tesadüfi olmamıştır, elbette burada hepsi yaptı diyemeyiz ama solu temsil ettiğini söyleyenlerin önemli bir bölümünü bu ilişki içinde geçmişte bulabilirsiniz, bugün ki ilişliler içinde olmaları artık tesadüfi olabilir, çünkü onlara o olanağı yaratan ortam yok olmuştur. Sonuçta dışarıya çıkan yeni yaşam tercihlerine uyum sağlamış, büyük bir bölümü öncelikle eşlerini değiştirmiş, yeni ve sosyal güvencesi olan eşler tercih edilmiştir. Ne demişler atalarımız para bulununca önce eşler değiştirilir!
Alevi örgütlenmesi bu siyasi koşullar içinde oluşmuştur, çünkü oluşması için her türlü olanak vardı ve o olanak değerlendirecek birileri hep olacaktı.
12 Eylül sonrası yaşantımız içine başka bir kavram daha girdi, proje!
Projeler konusunda birkaç yazı yazdım, ama kısaca değineyim. Para verenin amacına uygun bir zaman diliminde yapılan çalışmadır. Kısaca tanımladığım proje için genelde iş yaşantısı içinde kendisine uygun iş bulamamış ama sosyal yardım veya benzeri işler ile yaşamını devam ettirmek isteyen bireylere açılan bir kapıdır. Projelerden yararlananların önemli bir kesimi ülkemizde olduğu gibi sol dünya görüşüne sahip, tembellik yasasını kabul etmiş bireylerden seçilmesi tesadüfi değildir. Burada parayı veren böyle bir tercih yapması bir çok şeyi işaret ediyor ama daha önce yazdığım yazılarda değindiğim için kısa geçiyorum. Kısaca parayı verenin düdüğünü çalması için birlerini yanında geçici işçi olarak alması ve proje bitene kadar istihdam etmesidir. Gizli işsizlik tanımı olarak okuyabilirsiniz.
Projeler Alevi ya da başka dernek içinde faaliyet gösteren solcu ya da yeşil doğayı savunan gruplar içinde örgütlenmeler içinde yaygın olması tesadüfi midir?
Elbette tesadüfi değildir!
Parayı veren hem amacına ulaşmakta hem de parayı verdiği kesimi ve bireyleri istediği gibi kontrol edebilmektedir. Bir küçük para ile bir çok amacına hemen ulaşabilmektedir.
Proje yapanların ortak noktası, sürekli işleri yoktur, sürekli proje yapmak için para verenlerin istekleri yönünde proje üretmek ve projelerini uzun süreli yaşatma telaşı içindeler.
Alevi örgütleri proje yapma telaşı içinde birbiri ile alakası olmayan insanları bir çatı altında buluşturdu. Çıkar ilişkisi içinde olanların bir ilişkisi. Tıpkı iktidar partisi iç yapısı gibidir, sol görünümlü sağcı kişilerin hakim olduğu bir alan olmuştur. Doğal bir süreçtir, istenilen toplum örgütlenmesine uygundur.
Aleviler bu süreç içinde demokrat, aydın, özgürlükçü gibi kamuoyuna sunuldu, fakat hiçbir din örgütün özgürlükçü olabileceğini sorgulamadık. Dinin kendisine ait dogmaları vardır ve değiştirilemez. Dinde en önemli şey biat etmektir. Kuralları belli bir yaşam ve düşünce biçimi bütün dinlerde hakimdir.
Alevi örgütlenmesi sonuçta dini bir örgütlenmedir ve ilk önemli istemleri ibadet yerlerinin yasal zemine kavuşması ve ibadetlerinin özgürce yapmalarıdır. Bu konuda iktidar ile hemfikir olması beklenirken, iktidar kendi dar bakışı içinde bu istemi görmemekte ve hatta Alevi inancını yok etmek için elinde bulundurduğu tüm devlet aygıtını kullanmaktadır. Her ülkenin özgün koşulları kendi içinde çelişkileri ve çatışmaları beslemektedir. İktidar elindeki olanağı paylaşmak istememekte ve bu olanağını İslami, Suni bir devletin oluşumu için kullanmaktadır. Kendisi iktidardan gitmiş olsa dahi yaratmış olduğu devlet düzeninin devamı için kendisince önlemler almaktadır.
Son otuz yılın tecrübesi ile; eğer bir örgüt, parti ya da yapı bir dinci örgütün arkasına sığınıp demokrasiyi ve özgürlüğü getireceğim diyorsa; inanmayın, çünkü dinde biat vardır ve biat kültüründen özgürlükçü bir dünya kurulamaz... Bütün dinler devleti kutsar ve devletin güçlü olması için toplumu ve kendisini biçimlendirir. Özgür toplumlarda dini yapılara üye olan insan sayısının azalmasının temelinde özgürlük duruşu ve tercihi vardır.
Dincilerin arkasından yürüyenler solcu değildir, devrimci hiç olmadıkları Gezi Parkı direnişi ile oraya serilmiştir. (bir parantez açayım burada, Alevi örgütleri dini özgürlük anlamında yapmış oldukları mücadele haklıdır ve desteklenmelidir, bu destek onları lider konuma getirememek kaydı ile yapılmalıdır, özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır…)
2 Temmuz katliamını unutulmaması ve tekrar yaşamaması için yapılan toplantıları bugüne kadar neden dincilerin yaptığını anlayamamıştım, Gezi Parkı direnişi ortaya çıkardı ki, meğer onu yapacak kadar örgütlü devrimciler ve yapıları yokmuş...
Özgürlük mücadelesi ilk defa bu kadar saydam ve duru bir pencereden görme fırsatımız oldu. Gezi Parkı direnişi ve ülkenin sınırlarını aşarak tüm dünyaya kelebek kanadı dalgası etkisi yaratıyorsa, bunda özgürlük isteminin ve özgürlük tanımının daha saf ve saydam olduğunu hissedebilirsiniz.
Devleti kutsayan, devleti güçlendiren hiçbir anlayış özgürlük mücadelesi yapamaz, yapmış oldukları bir baskı aracından çıkıp başka bir baskı aracını yaşam içine konumlandırmak olarak okuyabilirsiniz.
Özgürlük için öncelikle en basit hali ile söyleyeyim, halk için devlet ve devlet kavramının zaman içinde söndürülmesi olarak düşünebilirsiniz. O mücadele çizgisi içinde dincilerin arkasına takılıp gitmek yoktur, din kendisini yaşatacak ortamı kendisi yaratır, buna da özgürlük içinde kimse karışamaz. Her dini düşüncenin, her yaşam tercihinin, her kültürün bir arada yaşayabileceği özgür alan ancak devlet kavramının konumundan geçmektedir. Devletin olduğu yerde; baskı asimilasyon, savaş, cepheler vardır. Artık yeter, hiç birini istemiyoruz diye haykırdığımız yerde ise özgürlük vardır!

İsmail Cem Özkan

21 Haziran 2013 Cuma

Düğmeye basmak…

Düğmeye basmak…

İktidar yanında yer alan yorumcular son yaşanan olayları yorumlarken “düğmeye bastılar” demekteler. Peki, hiç düşündünüz mü ‘düğmeye basmak’ ne demek?
Soğuk savaş sırasında nükleer başlıkların bir düğmesi vardı. Kırmızı telefon ile bağlanılan bir yerde bir düğme yer alıyordu. Savaşta ilk düğmeye basmak önemlidir, çünkü ilk saldırı yok edici olduğu teorik olarak kabul edilmiştir. O yüzden düğmeye basmak demek kökten düşmanını yok etmek ve yer yüzünü radyasyon ile doldurmak anlamına gelmektedir. Düğmeye basıldığı an ‘yok olmak’ anlamı eş olarak düşünülmüştür.
Zaman içinde CIA ve diğer istihbarat örgütleri düğmeye basmak kelimesine öznel anlamlar yüklemiştir. Düşmanını yok etmek amacıyla yapılan hazırlık sonucunda ilk saldır anı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şili, Türkiye, Peru, İran, Pakistan… darbeleri bir düğmeye basmak ile başlamış, pentagonda şampanyalar patlamıştır. ‘Bizim çocuklar’ başardı denilerek zafer sarhoşluğu içinde bir birine sarılmış insanları gözünüzün önüne getirebilirsiniz.
Soğuk savaşın sonunu getiren olaylar Polonya üzerinden Papalık kurumunun düğmeye basması ile başlamış, çok elin bir düğmeye uzanması ile global politika diye söylenen tek kutuplu bir dünyanın oluşumu yaratılmıştı. Liberal ekonomi adı verilen yeni sömürge ve egemenlik sistemi solcu devşirme embedded’ler ile hayata geçiyordu. Sosyal demokrat partilerin eridiği, yeni muhafazakar liberal söylemin hakim olduğu bir egemenlik sistem sol içinde yaygınlaştığı dönemi işaret ediyordu.
Bizim tarihimiz içinde düğmeye birden çok basıldığına şahitlik ediyoruz. Her darbe dönemi bir düğme sözü ortaya çıkar ve dillendirilir. Genelde düğmeye basan bellidir, çünkü pentagon içinde kutlamalar yapılır.
İktidar, yaşadığımız bu kırılma döneminde düğme konusunu ortaya atmıştır. İktidarlarının sonun geldiğini bir anlamda bu düğme sözü ile itiraf etmekteler. “Birileri bizim iktidarda kalmamızı daha fazla istemiyor, olaylar ve gelişim onu göstermektedir” diye fısıldamaktadır. Bu sayede iç dinamiklere demekteler ki, “bizi ancak siz ayakta tutabilirsiniz, aksi halde dış güç (pentagon ve diğer merkezler) bizi uzaklaştıracaktır.”
“Gezi parkı olayları nasıl oldu da bir anda ülke çapına yayıldı, birileri düğmeye bastı ki, ülke çapını aştı Brezilya’da karşılığını buldu” demekteler. Bir anlamda açıkça söylemeseler de Arap Baharı vb gelişmeleri bir ‘düğme’ ile açıklamış oluyorlar. Halkların kendi iradeleri yok sayılarak bir düğme ile değişimler açıklanmakta ve neden uzun süreli iktidarlar bir ülkede olduğu konusunda bir ipucu vermiş oluyorlar. Çünkü düğme ile gidenler büyük olasılıkla düğme ile iktidara gelmişlerdir.
Gezi Parkı olayları sabah ezanını takip eden iki gün birbirinin aynı kopyası gibi polis baskını ile başlamıştır. Polis baskınlarının emrini veren iktidar olduğu saklanacak bir konu değildir, eğer iktidar partisi ve onun lideri haberim yoktu, onu dış güçler verdi ve bizim çocuklar uyguladı diyemez. Emri veren düğmeye basmıştır, savunmasız bir grup insan gaz bombaları ve biber gazları altında parktan kovulmuştur, daha doğrusu iteklenmiştir. Bu saldırı ekranlar önünde olmuş, alacakaranlık içinde yaşanan bu çığlık ülkenin değişik yerlerinde karşılığını bulmuştur.
Dikkat ederseniz düğmeye biri basmış ise iktidar tarafından basılmıştır. Ama o düğmeden bahsedilmiyor, başka bir düğme var, o da ilerleyen günlerde basılmıştır denilebilinir. O zaman her Erdoğan konuşması sonrası halk biraz daha sesini yükseltmiş ve orantısız güç karşısında direnişini büyütmüştür. Demektir ki, Erdoğan her konuşması bir düğme işlevi görmüştür diyebiliriz. Fakat o da değil, başka düğme derseniz, o düğmenin ne zaman basıldığını CNN canlı yayınını İstanbul’a kaydırdığı andır diyebilirsiniz, fakat orada da bir sorun var, çünkü canlı yayın her toplumsal olay olduğu yerde Amerikan çıkarları yönünde zaten canlı yayın yapmaktalar, demektir ki, CNN canlı yayın yaptığı zaman diliminde birileri zaten çoktan düğmeye basmış, sonucunu yaşamaktayız.
Hükümet ve iktidarın yanında yer alan bazı eski solcular düğme konusunda hassastırlar, çünkü 30 yıldan fazla yaşanan iç savaşta neden CNN ve benzeri kanallar yayın yapmamıştır? Vardır bunda bir iş… Düğme konusu halkın kendiliğinden (Erdoğan’nın tavrı ve sözü sanki hiç etkisi yokmuş gibi) ayağa kalkması anlaşılır şey değildir, bu hükümete karşı yapılan bir darbedir diye dillendirerek yaşananları yok saymaya ve hatta ayaklananlar dış güçlerin birer maşası demekteler.
Düğme konusu gördüğünüz gibi o kadar masum bir konu değildir, birisi düğme diyorsa ve iktidar değişimi düğme ile açıklamaya çalışanlar açıkça itiraf etmekteler, bu iktidarda düğme ile geldi ve bizlerde bu düğmede üzerimize düşen görevi yerine getirdik…
Halkın özgürlük istemleri yok sayılmakta ve hatta küçümsenmektedir, özgürlüğü getirecek olanda bir düğmedir, onu da düğme başındaki kişi karar verir, pardon düğme başındakine kırmızı telefon ile emir veren karar verir. Bu anlayışta olanlar her olayı düğme ile açıklamaktadır ve “şu açıktır ki, tek kutuplu yaşadığımız bu yağma dönemi her toplumsal olay bir düğme ile şöyle ya da böyle ilişkisi vardır! Yaşanacak her toplumsal dönüşüm ve halkın kendi iradesini ele alması bu süreçte imkansızdır” diyenler iktidar ve iktidarın yanında yer almaya devam ediyorlar.

İsmail Cem Özkan