21 Haziran 2008 Cumartesi

On kuruşa ne oldu?

On kuruşa ne oldu?

Sokaklar içinde büyürken neler hayal ederdik? Ben on kuruşları toprağa gömerdim, büyüdüğümde ya da ihtiyacım olduğunda gidip o gömdüğüm yerden alıp kullanırım düşüncesi içindeydim.

Çocukluğum neşeli geçmişti. Güzeltepe sokakta adına uygun bir yerde büyümekteydim. Her yaz o sokağa gelir, Şafaktepe’den başlayan Demirlibahçe’ye uzanan sokakta neler oynamazdım ki? Kovboyculuk, üçtaş, elim sende, akşamları saklambaç, yakan top… Çocukluk içinde hayal edebileceğimiz her oyunu oynardık. Teksas ya da Tommiks’ler bizim vazgeçilmez kitaplarımızdı. Okuduklarımızı paylaşır, oradaki kahramanlar olurduk. Demirbilek olur sarhoş olurduk. Çocuktuk ve hayallerimiz okuduklarımız ile sınırlıydı.

Çocukluk hayalleri büyüdükçe yok oldu, büyüklerin kurallarını öğrendikçe çevremize yabancılaştık. Daha çok kurallar ve kuralların belirlediği bireyler oluyorduk. Fakat o kurallar içinde toprağa gömdüğüm on kuruşları unutmuyordum. Bir gecekonduda oturuyorduk, gecekondunun içinde iki uzun kavak vardı. O kavakların yanına gömüyordum. Kavakları hep uzun olarak görmüştüm. Uzun kavaklar yaprakları ile yazın serinliğini bize ses olarak yansıtıyordu. Yaprak oynadı mı serinlemiş gibi olurduk. Bir de onun gölgesi vardı. Gölgesi bizim oyun alanımız olurdu. Gecekondular yeşildir. Ağaçların arasında derme çatma olarak kurulmuş birer yerleşim yerleriydi. O gecekondularda ne acılar ve sevinçler yaşanmıştı. Fakat o gecekondular içinde en çok dayanışma ve dostluk, sevgi görmüştüm. Komşuluk ilişkisi vardı. Kapılar kilitlenmez, gece gündüz açık olurdu. Bir şeye ihtiyaç mı oldu hemen komşunun kapısına gidilir seslenirdi. Kapı çalınmazdı, çünkü her zaman kapıda biri olurdu. Bir ses vermek yeterlidir. Bir eğlence mi oldu hep beraber eğlenirdi, acı hep beraber çekilirdi. Kim demiş acı hep tek başına hissedilir diye, bu düşünceye katılmazdım, bütün sokak acı çektiğini bilirim. Tıpkı eğlenmek gibi.

Ben her yaz ananemi ziyaret ederdim. Çünkü köyden şehre gelmek ve orada sevdiklerin ile kucaklaşmak ayrı bir duygudur. Sabahları guguk kuşlarının sesleri ile günü karşılamak, o karşılamak içinde bir sevinç dalgasının kaldığımız o küçük odanın her tarafını kaplaması anlatılabilecek gibi değildir. Gecekonduda yaşamayan anlamaz.

Ben her geldiğimde para gömerdim o ağaçların altına. Hiç düşünmezdim o ağaçların büyüyeceğini. Ağaçların büyüdüğünü ve kesilme zamanlarının gediğini büyüdüğümde anladım. Tıpkı o gecekonduların yıkılması gibi. Bir kat karşılığında yıkılıp oraya apartman dikildiğinde eski dostluklarında yok olacağını düşünmedik. Gerçi ben o gecekondu yıkıldığı günü ve diğer günleri görmedim. Gönlüm razı gelmedi yeni halini görmeyi. Hep gidenler anlattı, fakat ben gidip görmedim Ankara’nın o güzel sokağını. Çocukluğumda gömdüğüm o paralar şimdi doğaya karışmış mıdır?

Dostluklar ve sevinçler geçmişte kalan bir anı oldu, dayanışma sadece ismini duyduğumuz bir şey. Her şey değişti. Betonlar şehirleri teslim aldı. İnsanlardaki o doğal duygularda ortadan kalktı. Şimdi bütün kapılar kapalı ve kilitli. Hatta kapıları çelik yaptırmışlar. Bir sürü anahtar deliği ve anahtar taşır olduk. Çocukluğumda hiç anahtar taşımadım.

Acaba o toprağın göğsüne bıraktığım on kuruşlar ne olmuştur?

19 Haziran 2008 Perşembe

Köpekteki keneler…

Köpekteki keneler…

Köpekteki keneyi çıkarmak isteyen çocuk öldü. Gazetede üçüncü sayfa haberinde böyle bir başlık kullanılmıştı. Köpekteki kene insanı öldürdü!

Keneler insanı öldürmeye devam ediyor, fakat hayvanları öldürdüğüne dair bir habere rastlamadık. Neden hayvanlara karşı etkisiz gibi bir soru kafamda oluştu. Gerçekten hayvanlara bir şey yapmıyorsa eğer o zaman insanların yapısında bir şey eksik demektir. Elbette insan ölümleri haber olur, hayvan ölümleri görülmez veya önemsenmez. Toplu mezarlarda çıkan küpeli köpek ölümleri hariçtir.

Keneler üzerine çok şeyler yazıldı, söylendi, söylenmeye devam ediyor. Ölümler olduğu sürece maillerde ileti olarak kalacak. Sonra ölümlerde kanıksanmaya başlayınca haber niteliği düşecek ve duymayacağız. Duymadığımız diğer canlı ölümleri gibi.

Keneler kan emerek yaşarlar. Başlarını damarın içine sokar ve kanı emer, emme işlemi bittikten sonra salgısını bırakır. Bu bıraktığı salgı eskiden bizim ülkemizde yoktu. Kongo’da ilk defa görülmüş olan bir hastalık olması nedeniyle oranın adı ile anılır olmuş. Uzakta bir ülkede yeryüzüne gelmiş. Afrika unutulmuş bir kıta ve unutulmuş insanların üzerinde her türden deneyler olmaktadır. Unutulmuş insanlar kobaydır!

Genelde biyolojik ya da kimyasal silahlar bu unutulmuş insanların üzerinde uygulanır. Çünkü kimse onların sonların ne olduğunu duymaz, hatta onların üzerinde ne türden bir deneme yapıldığını bile bilmeyiz. Onların tarihin sahnesine çıkamayan gölgedirler!

Ülkemizde son yıllarda önemini artıran bu keneler kuş gribi gibi ne olduğu tam anlaşılamamış bir salgın sonrasında ortaya çıktı. Kanatlı hayvanlar özgür alanlardan çekilince bu tipte parazit yaşayan hayvanların tehlikesi ortaya çıktı. Keneler hep var olmuştur. Fakat kene yüzünden ölümler son yılların üründür. Bir biyolojik ya da kimyasal silah dünya çapında zaman zaman denemeler yapıldığını düşünüyorum. Bir silahın ne kadar alanda ne kadar nüfusu etkilediği üretici firmalar tarafından bilinmek istenir, çünkü malının ücretini etkisine göre belirleyecektir.

Köpekteki kene bir çocuğun ölümüne sebep oldu diyerek bütün hayvanlar bir anda dikkatleri üzerine çeker konuma gelmiştir, çünkü kene sadece köpekte değil, doğada hareket eden canlı bütün hayvanlarda olabilir. Bir kuzuda, bir dana da ya da bir kedi… Her hangi bir hayvanda kene olabilir. Ölümler ile ortaya çıktı ki, insanda da kene olmaktadır. O halde kene görülen köpeğe karşı düşünülen önlem acaba bir insan için düşünülebilinir mi?

Köpekler şehrin her tarafında kulaklarında küpeler ile gezmekteler, çocuklar bu uysal hayvanların canlarını acıtmasına rağmen, onlar sessizce yapılanlara katlanmaktalar. Karanlık bastığında ise sokaklar köpeklerin oluvermektedir. Köpek tarafından gece karanlığında saldırılan oldunuz mu hiç? Elbette bütün köpekler ne kene taşır ne de saldırgandır. Fakat başıboş dolaşan köpekler şehirler için bir tehlike olarak görülmesine, bu kenelerinde katkısı olabilir mi?

Köpekteki keneyi eline alan çocuk öldü. Bu sadece üçüncü sayfa haberlerinden biriydi. Ben bu haber üzerinde düşüncelerimi paylaştım, bakalım siz ne düşüneceksiniz?

Dikkat köpek var!

Dikkat köpek var!

Dikkat köpek var! Yazısını duvarlarda kapılarda görmüşsünüzdür. Bu yazıyı görüp de hiç merak ettiniz mi? ben bu yazı üzerine kısa bir düşünceye daldım ve sizin ile paylaşayım dedim.

Dikkat köpek var! Bir korkuyu anlamlandırır, korkun demektedir, başınıza geleceklerden biz sorumlu değiliz, uyarıyoruz işte!

Uyarı bir korkudur, korkun buradan!

Korkutulan şey bir köpek!

Köpek geçmişte bizim güvenimizdi,güvenirdik. Köpek insanların dostu, kötü niyeti kurtların düşmanıydı. Köpek dağda ki sürülerin koruyucusu, sürümüzün bekçisiydi. Köpek insana korkuyu değil güveni, dayanışmayı anlatırdı. Düşman olarak gelenlere karşı bir güvenin sembolüydü.

Köpek demek güven demekti!

Gel zaman git zaman evvel zaman kalbur filan derken masallar sona erdi ve modern yaşam geldi, modern yaşamda masal olmaz, çünkü masallar artık benimsenmiş ve önemi ortadan kalkmıştır. Her şey masal olunca masal algılanmaz olur. Algımız ise güven duyduklarımızı teker teker korkuya dönüştürdü. Köpek korkudur! Dün güvendiğimiz şey bugün korkumuzun sebebi oldu!

Kapılarda duvarlarda asılı olarak duran tabela ile korkuyoruz. Duvarın arkasında nasıl bir köpek bekliyor bizi? Bilmiyoruz ama korkuyoruz. Belki çok sevimli ve şirin mi şirin bir canlı bekliyordur bizi, fakat görmediğimiz, bilmediğimizden korkar olduk! Neden?

Korkar olduk, çünkü korku ile yönetiliyoruz. Korku bilinmeze karşıdır!

Bilinmeyen olan nedir, doğanın bir parçası olan köpektir! Doğadan kopan insan doğadan gelen her şeye karşı korkar oldu! Küçük bir böcekten korkan insan sayısı azımsanamayacak kadardır. Köpekten korkmadan seven kaç insan kaldı şehirlerimizde?

Şehir doğadan kopuşu anlatır. Doğal olan şehirde olmaz! Olursa da doğal olmaz!

Doğal olamayan bir yaşam bize normal gelmektedir. Kontrol edilmiş bir yaşam içinde korkular ile yönetiliriz!

Korku insanı kandırır, yanıltır. Ve kendisi ile barışmasını zorlaştırır. Kendisi ile barışık olmayan ise her şeye düşman ve yok edilmesi gereken şey gibi bakar.

Dikkat köpek var! Tabelasının arkasında acaba ne vardır?

Yaşam sudur!

Yaşam sudur!

Yaşamın başlangıcı sudur. Su yaşam demektir, fakat yaşam bugünlerde alınıp satılan bir mal konumuna dönüşmüştür. Su yeniden üretilen ve tüketilen birer sanayi aracına dönüşmüştür.

Yaşam sudur dedik giriş cümlemizde, fakat yaşamların alınıp satıldığı klasik dönem köle anlayışı yerine modern düşünce yapısı içinde yeniden anlamlandırılmıştır. Eski zaman birimi içinde tükettiğimiz su ile günümüz içinde tükettiğimiz su arasında da bir farklılık doğal olarak görülmektedir.

Günümüzde mal olan her şey dönüştürülebilmektedir. Su bunlardan sadece bir tanesidir.

Tüketim aracı olan ve kimyasal işlemden geçirilen su, bir maliyeti içinde barındırmaktadır. Maliyet olunca elbette satışı da mümkündür. Satış olan yerde satanda vardır. Satan olan yerde elbette artı değerden bahsedilir. Su artık insan için yabancılaşmış bir tüketim aracıdır. Eski dönemde doğada bolca gördüğümüz su, şimdilerde damacanaların içinde şişelere hapsedilmiş olarak marketlerden bize ulaşır. Bize ulaşan su ise elden geçirilmiş bir kimyasal üründür. Bu kimyasal ürün olması ile birlikte insan sağlığına zararlı ya da yararlı olup olmadığı konusunda tartışmayı da beraberinde getirmektedir. Tartışmalar sürerken şehir şebekesi içinde borular içinde seyahat eden su, artık suların karışımı ile birlikte o yerleşim bölgesi içinde salgın hastalıklara sebep olabilmektedir. Bu durumu dikkate alan silah sanayisi suyu birer silah aracına dönüştürmekte ve onu insana yani yaşama karşı birer silah olarak kullanabilmektedir.

Su kontrol edilebilir ve dönüştürülebilir hale gelmesi durumu, silah sanayisindeki gelişim ile ilgilidir. Doğanın değişimi, kontrol edilmesi demek suyun kontrol edilmesi ile mümkündür. Suyu kontrol eden yaşamı kontrol edebilir.

Suyun kontrol edilmesini sağlayan şey ise teknolojidir. Teknoloji yaşamı kolaylaştırmak ve rahat yaşamak için insanlık tarihi içinde kullanılmıştır, fakat emperyalist bakış açısı insanın yaşamını kolaylaştırmak için değil, sömürünün daha kolay yapılması için kullanımını getirmiştir. Teknoloji sahibi ülkeler sömüren ülkeler olması tesadüfi değildir. Su teknolojik üründür ve bu ürün olmasından gelen durum itibari ile sömürenlerin elinde bir silahtır. Bugün şişelerde ve damacılarda evimize ulaşan su bir silah olarak karşımıza gelmiştir.

Su yaşama demektir, suyu kontrol eden yaşamı kontrol eder.

9 Haziran 2008 Pazartesi

2 Temmuz çağrısı üzerine…

2 Temmuz çağrısı üzerine…

Alevi inancındaki insanların büyük çoğunluğu CHP ile gönül bağı kurmuş ve bu gönül bağı gerçek gözün görmesini engellediğini düşünüyorum. CHP Alevilere hiçbir zaman Alevilerin lehine vaatte bulunmamıştır, hiçbir zaman aleviler için ibadethanelerin yasallaşmasını savunmamıştır, alevi olan vatandaşları zulüm görmeleri karşısında direnç göstermemiştir, peki aleviler neden CHP arkasındalar?

Kurdun peşi sıra giden koyun gibidir. Kurdun niyeti belli olmasına rağmen neden aleviler kurdun peşi sıra gider?

2 Temmuz yaklaşmaktadır, alevi kurumları CHP genel başkanına Sivas’ta Madımak Oteli önünde yapılacak olan etkinliğe davet etmektedirler. Neden? CHP genel başkanı dışında baka bir siyasi parti lideri yok mu, oraya davet edilecek? Örneğin Muhsin Yazıcıoğlu; CHP liderinin görüşlerinden farklı bir şey savunmuyor, üstelik orada onun partisinden biride öldü. Aleviler parti liderleri arasında ayrımcılık yapıyorlar. Hep kuzu postunda birine davet gönderilmiştir, kuzu postsuz biri ile arasındaki farkı düşünülmüş müdür? Gerçekten aralarında fark var mıdır? Yazıcıoğlu sağ partiyi temsil ediyor, CHP kimi temsil ediyor?
(Yazıcıoğlu’nun Çorum, Sivas, Maraş olaylarındaki rolünü unutmuyorum.)

Aleviler sol dünya görüşünün dostudur ve onlar ile hareket eder inancı vardır, düşünelim, aleviler etkinliklerine hangi sol partinin liderini komuoyu önünde davet etmiştir? EMEP başkanı; ÖDP başkanı davet edilmiş midir? Nasıl olsa onlar gelecektir, onlara davete gerek yok! Alevilerin beklentileri bunda etkisi olmuş olmasın? O partilerden beklentileri yoktur, CHP ise beklentilere yanıt verecek ekonomik koşullara sahiptir. Akılcı olan CHP içinde mevzi sahibi olmak! CHP kaç yıldır siyasi yaşam içinde, bunca zaman içinde aleviler kendileri için ne yapabilmişlerdir? (Kişisel kazançlar burada önemi yoktur.)

Geçen genel seçimlerde bir grup alevi, milletvekili olmak için CHP milletvekili aday adayı olmuş ve genel başkandan bile randevu alamamıştı. Doğal olarak aday dahi olmadan CHP’eye kerhen destek vermişlerdi. Şeriata karşı CHP ve MHP! O dönemde alevi aday adaylarının tavırları unutulmadı. (AKP güçlenerek iktidara geldi, CHP ne yaptı bu durumda? CHP desteklenmelidir diyenler acaba şimdi ne düşünüyorlar?)

Parlamentoda kaç alevi milletvekili var? Alevi milletvekilini artırmak için hadi CHP’ye! En azından seçilme şansı var! Seçilemeyenler için belki İş Bankası yönetim kurulu üyeliği düşer mi? Aleviler ve CHP karşılıklı olarak pragmatik yaklaşım içinde olmasınlar? Koşullar bir arada olmayı zorunlu kılıyor! Şeriat geliyor, ona karşı CHP saffına!

Bugünkü AKP iktidarını orada tutan güç muhalefettir. AKP liderini başbakan koltuğuna taşıyanda CHP genel başkanıdır. AKP iktidarı süresince uysal muhalefetlik özelliği gösteren CHP yönetimi iktidara gelmemek için toplum üzerinde ve toplumların üstü bir soyut devlet politikası savunmuştur. İttifaktan kaçınmış ve bu sayede AKP iktidarının güçlenmesine olanak vermiştir. Genel başkan tek başına parti içi iktidarına önem vermiş ve homojen bir parti kurmayı başarmıştır. Homojen parti kurduktan sonra Kürt ve alevi açılımı kendisince tanımlamıştır. Oy alabilmek için yeniden yüzünü alevi ve Kürtlere dönerek farklı bir söylem ile seslenmektedir. CHP genel başkanı takıyyecilerden çok şey öğrenmiştir, çünkü onları iktidarda yıllarca tutmayı başarmış biridir. Onun gerçek düşüncesi nedir, bugün söyledikleri mi, dün söyledikleri mi?

CHP genel başkanı cem evi inşaatı için temel atma törenine katılmıştır, bu sayede alevi kesimin gönlünü alacak, kırmış olduğu kalpleri onaracaktır, yürürlükteki laiklik uygulaması ile ne kadar uyumludur? Cami inşaatına giden bir parti başkanını düşünün, bir de cem evi inşaatına giden. Temelini attığı cem evi hakkında ne düşünüyor? Orayı bir ibadet yeri olarak mı görüyor, tıpkı camiler gibi, yoksa bir oy yeri olarak mı? Yasal statüsü hakkında herhangi bir önerisi oldu mu?

2 Temmuz yaklaşıyor, CHP kuyruğuna tutunmuş Alevilerin olması doğaldır, çünkü Alevilik heterojendir, siyasi kimlikler değişik olabilir, bu bir çeşitliliktir ve doğaladır. Fakat bu çeşitliliği homojen gibi göstermek tehlikelidir ve çıkmaz bir sokaktır. Aleviler örgütlü olanlar geçmişten ders alarak adımlarını düşünerek atmak zorundadır. CHP; Alevilerin partisi değildir, çünkü CHP Alevileri temsil etmiyor. İçinde iyi niyetli politikacı insanların varlığı o partiyi sol, alevi partisi yapmaz. CHP kendi kimliğini tam olarak tarif edecek bir konumda da değildir, AKP karşıtlığı ve şeriat geliyor korkusu, uniter devlet parçalanıyor korkuları üzerinden oy almayı başarmış bir partidir, politikası ve gelecek projesi yoktur. Ne savunduğunu bilmeyen, esen rüzgara göre tavır belirlemeye çalışan ve günü kurtaran bir görünümündedir.

Aleviler geçmişten ders almak zorundadır, balık hafızası konumundan kurtularak ne yapmak istediklerini bilen, hedeflerini net ortaya koyan, politik tercihlerini korkular üzerine kurmadan akılcı tavır almak zorundadır. CHP kuzu postuna girmiş kurttur. Bunu görmek için geçen genel seçimlere bakmak yeterlidir. Hiçbir şey olmamış gibi, belediye başkanlığı veya meclis üyeliği ya da oluşacak olan bir genel seçimde milletvekilliği için CHP ile ortak çalışılmasın. Kendi gücüne güvenerek bu beklenilenler gerçekleşebilir, onun için parlamento içinde bağımsız milletvekillerine bakmak yeterlidir.

Korkulara teslim olmayan, hedefini ortaya koyan… 2 Temmuz anmaları için dün kendi gücünü ortaya koyanlar bugünde kendi güçlerini ortaya koyacaktır.

2 Temmuz günü iktidar partisine güven duyulmayıp kendi güvenliğini oluşturulmuş bir etkinlik olsaydı bu kayıplar olur muydu? O yüzden kendi özgücüne güvenen bir hareket felaketleri baştan önler. Birilerinin gücünün gölgesinde hareket edenler, yenilgiyi baştan kabul edenlerdir.

2 Temmuz günü Sivas’a tüm aydın insan davet edilmelidir, ayrım yapılmadan her isteyen orada etkinlik içinde olabilmelidir. 2 Temmuz ayrılıkların değil, birliğin günü olmalıdır. Çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı özgür bir Türkiye için çağrı yapılmalıdır.

8 Haziran 2008 Pazar

Korku medeniyetin sembolü müdür?

Korku medeniyetin sembolü müdür?

İnsan doğada ilk olarak neyi ehlileştirmiştir? Arkeologlar bu konuda ne yanıt verirler bilemem ama benim düşünce süzgecimde bitkilerden önce hayvanları ehlileştirdiğini doğru olarak farz ediyorum. Elbette yanılabilirim, yanılgıyı baştan kabul ediyorum.

Hayvanları yapmıştır, çünkü ondan korkmuştur, korktuğunu teslim almayı öğrenir insan önce! Eğer birinden korkuyorsa onu çevresinde tutar ve ona karşı insana özgü yöntemlerle ehlileştirir. Bu sadece hayvanlara karşı değil, kendi hemcinsine de yapmıştır.

Bugün yönetenler korktuklarını maaşa bağlayarak ehlileştirmiştir, yani modern ilişkiyi ortaya çıkarmıştır. Ehlileştirme teslim almaktır. Teslim aldıklarına da etiketler takmıştır.

Günümüz dünyasında etiket çok önemlidir, ona zaman içinde kariyer demişiz. Kariyer için insan en yakınını bile tanımdan çiğneyebilmektedir. Modern yaşam; teslim olanların kendi aralarındaki kıyasıya mücadeledir. İnsan kendisi ile mücadele ederken çevresi ile de mücadele etmiştir.

Modern yaşam doğadan kopuktur, çünkü doğa ile girmiş olduğu savaşta insan şehirleri kurmuştur. Şehirler doğaya karşı doğal bir kale özelliğini göstermektedir. İlk çağlarda ilk yerleşim birimleri bir duvar içinde birbirine yakın evlerden oluşurdu, çünkü dış saldırılar karşısında direnişi kolaylaştırıyordu.

İnsan doğanın zayıf hayvanlarındadır. Onun zayıf olması birlikte olmasını beraberinde getiriyordu. Sosyal olması savunmadan dolayıdır. Eğer dış saldırılar olmasaydı insan sosyal bir hayvan olamayacaktı!

Korunma duygusu bir arada olmayı getirdi. İlk defa kendisini korumak için alet kullandığında büyük bir adım attığının farkında değildi. İlk insan ilk adımı alet kullanarak atmıştır. Alet avlanmak ve savunmak için kullanmıştır. Sonra o alet ile diğer canlılara hükmedeceğini öğrendi. Ehlileştirilen hayvanı savunma amacıyla ve gıda amacıyla besleyebileceğini öğrendiğinde günümüzün ilk gölgeleri tarih üzerinde oluşmaya başlamıştır.

Ehlileştirmek insanlık tarihi içinde devrimdir. Bu devrim tüm sosyal topluluklara yayılmış ve yeni sosyal toplulukların oluşumuna katkı sunmuştur. Bu ehlileştirdikleri hayvanlar sayesinde ömürleri uzamıştır. Bilgi birikimi ömür uzunluğu ile orantılı olarak artmıştır.

Evcilleştirilen hayvanlardan sonra bitkilerinde ehlileştirileceğini bulmuştur. Bu sayede göçebe yaşamdan vazgeçerek sosyal alanı geniş yerleşim alanları oluşturmuştur. Şehirler göçebe yaşamdan sonra oluşmuştur, çünkü yerleşik insan birikimini sadece yaşadığı çevre içinde geliştirebilir. Göçebe yaşam demek birikimi diğer sosyal topluluklara aktarmak demektir. Gelişime açıktır. Durağan topluluklar her geri kalmış topluluklardır. Yeni yerler keşfedenler hep ileri olmuştur.

İlk şehirler ticaret yüzünden oluşmuştur. Çünkü şehir ürettiği ile kendisine yeteni değil, fazlasını da üretmiştir. Fazlasını zaman içinde paylaşmayı ve değiş tokuşu ortaya çıkarmıştır. Ürün fazlalığı yerleşim yerlerini çekici kılmıştır. Çekici olan ise savaşı ortaya çıkarır. İhtiyaç için değil, üstün olmak içi savaşlar ortaya çıkar. Üstün olan yönetir. Yöneten ise rahat ve çalışmadan yaşamı sosyal çevreye kabulü zorla dayatmasıdır. Korku doğadan değil, yönetenden olmaya başlar.

İlk insan korktuğunu evcilleştirmiştir. Bu sayede korkuyu yenmiştir. Korkuyu yenen insan başka korkuyu ortaya çıkarmıştır. O korkuda yönetenin yönetilenin üzerindedir. Kendisini görünmeyenin oğlu ilan eder ve gizli güçleri olan bir canlıdır. Gizli güçler insanın korkulu dünyasıdır. Korku görünmez ve tanımlanmazdır. Savaşlarda ilk saldırılan yeler genelde bu korku veren yerler ve kişilerdir. Bu sayede düşman korkanlara bakın korktuğunuz şeyin gücü korkmanız için yeterli değil, korkuyu yenin ve ona karşı gelindir. Korkuyu yenmek için saldırılır. Yıkılır bütün korku duvarları, fakat yeni korku yerleşir onun yerine. Korku toplumu bir arada tutan mayadır.

Günümüzde korku çok çeşitlidir, o kadar çok korku vardır ki yaşam içinde kategorize edilse dahi karmaşa devam eder, her korku başka korkuyu ortaya çıkarmaya devam eder.

Korkulardan biri günümüzde köpek korkusudur. Şehirleşen insan köpekten korkar ama ne için korktuğunu bilemez, çünkü o güne kadar kendisine köpek saldırmamıştır. (Köpeği başka canlı ile karıştırıp, genleri ile oynanarak ortaya çıkarılmış köpek görünümlü canlılardan bahsetmiyorum, doğal olandan bahsediyorum) Sırf görünümü korkunç gelir ve korkar. Lambası olmayan sokaktan giderken korkar, karşısına çıkması mümkün olmayanları hayal ederek. O halde korkuyu ortadan kaldırmak için insan ne yapar?

Ehlileştirdiği köpeğin kulağına plastik küpe takar. Küpe o köpeğin saldırma duyguların ve çoğalma güdüsünün ortadan kalktığını sembolize eder. Köpek her yerde gezebilir, tatil zamanı ya sokağa bırakılır ya da hayvan çiftliklerine. Tatil sonrası nasıl olsa yenisi bulunur ve satın alınır. Köpek sevgisi hayvan sevgisidir artık! Ehlileştirdiğimizi severiz.

Tarım bakanlığı her ehlileştiren bitkilere ve hayvanlara kimlik kartı çıkarmıştır. O kimlik kartı köpeklerde plastik bir küpedir. İkinci dünya savaşı sırasında Çingeneler ve Yahudilere ise kimlikleri kollarına damgalanmıştı. (Kimliklerde isim soy isim yoktur, sadece numara vardır.) Amerika’da hala bir çok çiftlikte ineklere bu damgalar basılır. Suriye’de vatandaş sayılmayan Kürtlere bu hayvanlara verilen kimlik uygun görülmüştür. Kimlik ehlileştirilmiş ve kontrol edilebilinir anlamına gelir. Modern insan kimlik verilmişleri sever!

Yazımızın başındaki sorunun yanıtına dönelim, bana göre ilk insan ilk önce bana göre kendisin ehlileştirmiştir! Orada öğrenmiş olduğunu bitkiler ve hayvanlar üzerinde denemiştir. Bunda da ne kadar başarılı olduğu yaşadığımız çağa bakarak söyleyebiliriz! İnsan doğayı evcilleştirmiştir, kendisini eve hapsetmiştir!

Taksim meydanı

Taksim meydanı

Taksim meydanı üzerine hiç düşündünüz mü? Neden orası o kadar önemli olur zaman zaman? Örneğin 1 Mayıs’ta işçilere yasaktır, polislere serbest! Her derbi ve ulusal futbol karşılaşması sonucunda alan her taraftara açıktır. Her yeni yıl kutlamaları o alanda kutlanır. Meydan bir gösteri merkezi gibidir. Orada önemli günler için oluşturulmuş Cumhuriyet anıtı vardır, resmi törenler bu heykelin etrafında olur, çelenkler bırakılır. Meydan önemli olmazsa bunca eylem orada olur mu?

Meydan İstanbul’da eylem alanı olarak resmi olarak yasaklanmıştır, vali bu yasağı sadece sol güçlere yasak olarak algılar, çünkü diğerleri istediğinde kollarını sallayarak orada istedikleri eylemi yapar, bunda her hangi bir sakınca gözükmez. Eğer meydana açılan bir yerde cami olmuş olsaydı, Cuma günleri camiye sığmayan cemaat meydanı dolduracak şekilde namaz kılardı. Bunu amaçlayan cami projeleri tartışılmıştır geçmiş günlerde.

Meydan üzerine şehir planlamacıları bir şeyler söylemek zorundadır, çünkü meydan şu an itibari ile taşıt trafiğinin içinde istiklal caddesine açılan bir kapı özelliğini göstermektedir. Meydan bir gezi alanı değildir, bir gösteri yeri olarak kullanılamaz, çünkü yasaktır. Yasaları yapanlar burayı yasaklamıştır. Gerçi yasa yapıcısı yasaklayanları hukuki kılıfa sokmuştur. Sıkıyönetim idaresi tarafından yasaklanmış, sonra bu yasak kanunlaşmıştır.

Yasaklanma sebebi ortadır, çünkü o ortada olan gerçek her 1 Mayıs’ta bir kez daha anımsanır. Kanlı 1 Mayıs ile ilgili hiçbir anıt yoktur meydanda, o kanlı alanı anlatacak hiçbir taş yoktur, fakat o gün o meydana bırakılan çığlık olduğu gibi orada durmaktadır. Her 1 Mayıs’ta çığlıklara çığlık katılır.

Şehir planlamacısı olan mimarlar bu meydanın gerçek anlamda bir meydan olması için neden bir planlama yapmazlar? Meydan yeniden düzenlense, gezi alanları içinde bir tarih yolculuğuna çıkarılacak trafikten arındırılmış bir meydan düzenlenmesi yapılamaz mı? İstanbul şehrinin merkezi böyle bir alana ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç nedeni ile bu meydan 1928 yılında düzenlenmiştir. Eski Pazar yeri ve gecekondu bölgesi olan bu bölge temizlenmiş ve modern bir İstanbul için kapı işlevini görmüştür. Modern Türkiye’nin yeni yüzüdür. Bugün meydan yeniden düzenlenerek çağdaş anlamda bir meydana dönüştürülmesi için her türlü olanak vardır, teknoloji vardır.

Meydan yeniden düzenlemeli ve orada yaşanan tarihte yeni kuşaklara anlatılmalıdır. Bu meydan sadece çığlıkların hakim olduğu bir alan olmaktan çıkarılmalı, kardeşliğin ve barışın meydanı olmalıdır.